Yanyanalik Huzuru

Simdi ben nasil kendi kendime yazacam. Hep okunuyom gibi geliyor bana.Okunmussun sen zaten. Tilsimlisin. Muskalisin. Patates cipsinin en salcali halisin. Cunku basin agriyor. Cunku salcali patates cipsi diye bir sey diyebiliriz bas agrisini tanimlamak icin. Neden oyle? Gerek miydi? Degildi.

Ruhunu mu kaptirdin? Daha birakmadin mi ama elinden mi kayiyor? Olur mu oyle? Olmaz. Hop, toplumun kaideleri uzerine yikilir ve senin engizisyon atesinin odunlari oluverirler ve sevinc mi uzuntu mu belli olmayan cigliklarin en siddetlilerini en sevdiklerin atar.

-Demek oyle ha!

Bu zor. Isteyen yapabilir. Isteyen bir tutunur, bir daha birakmaz ama saysan milyonda biraktiracak kadar parametre konmus, her biri de aykiri konmus. Herkes ister, pek azi basarir, onlar da soylemez "soyle yaptik da oldu." diye. Soyleseler de duyulmaz, anlasilmaz. Balina olduklari soylenir. Iyi denk gelmislerdir ve onlarin dedigi gibi yapmaya kalkinca da olmaz. Bunun bir maymuncugu yok. Herkesin maymuncugu ve kilidi uymuyor baska yerlerine.

Zorlama yazi. Hayaller; neresinin ne kadari dolu, ne kadari bos belli degil. Oysa kolay olsa nolurdu ki?

Bir anda. Yan yana. Hicbir siki kafaya takmadan...

Bir de intiba var, hem milletten, hem oradan en boktani da artik az ya da buz kendinden: Bu saate kadar olmamis, daha olur mu?

-Olmaz!

Gecen dedikti di mi bunu; olacak olan zaten olacak. Olsun be.


ilkbahar götün tekidir

Parmağımın ucunu kestim. Dün yaptım bunu. Domates doğrarken yaptım. Sol el, yüzük parmağı. Sebebi dalgınlık. Ayıktım, tüm anlamda.

Şu an bantlı. Evet, sarı bant. Güçlü olan bantlardan. Uçtan bir parça zaten. Kesilen kısmı yerine tutturup, üzerine bant. 2 milimetre olsa dahi parmağımın kısalmasını bende bu aşk oluşmuşken istemem.

O haliyle çaldım bu akşam. Hatta bu akşam, bambaşka bir şey ve de ayrıca bir şeyler öğrendim. Parmaklarımı epey uzun zamandır ilk defa gerçekten iyi bir şekilde serbest bıraktım, kasmadan çaldım. Oynadım piyanoda. Cha'nın söylediği şeyler çok etkili oldu. Ama onu da öyle bir doldurdum ki. Konuyu 12 nota ve saat ve bunların aralarındaki frekans yükselmelerinin oranları ile başlattım. Sonra ben logaritmik yükselme ile ilgili bir iddia yarattım ve bunu onunla paylaştım. Biraz felsefi yaklaştığımı söyledi ama ben mantık dışı, matematiğe aykırı hiçbir şey olmadığını söyledim. Böyle konuşurken de kendimi piyano karşısında buldum ve Donner SE-2'nin kendi sesiyle çalmaya başladım (logic pro'nun asortik piyanolarini degil).

Şu an başka bir şey bulamıyorum yazacak, o yüzden özetle şöyle bir iddiaydı: Logaritmik artışın çarpanının yazila'bildiği' en maksimum değeri uygulayarak A3 boyutunda bir kağıda grafik çizen bir karıncanın çizeceği logaritmik eğri insan gözüyle 90 derecelik bir çizgi olacaktır. Hiçbir doğru, matematiksel olarak da kusursuz bir doğru olamaz. Evrenin kaidesine aykırıdır kusursuzluk. Hatta şimdi ekleyeyim: Evren kusursuzlukları bir araya getirerek birtakım renkler yaratan bir mekanizmadır.

Benim ruhum gibi (aq). Doğru herifim ama dosdoğru olmadığımı, olamayacağımı biliyorum ve bunca egoma rağmen bu iddiamı da aynı egoyla savunduğum için bende bir eğrilik olduğu zannediliyor olabilir. (Oha sana amk! Burada da kendini övecek bir şey buldun ya. Ohhaa sana amk!)

Ya, aslında sadece şu an aşık olduğumu söyleyecektim. Bu da yanlış bir şey değil. Ama bana göre değil. Benim cetvellerde kusursuz (bu arada, iki yukarı paragraftaki iddiamın iç tutarlılığı ile bunun kendi iç tutarlılığı (kalitesinden hariç söylüyoruz bunu) ayrılmakta. Farkındayım. Sen değilsindir muhtemelen ama sen kimsin? Yani, kim olduğuna göre değişir ama benim tahmin ettiklerimden biriyse muhtemelen benim "yine birine aşık" olmuşluğum falan kritik edilmektedir halen ve hatta orada çıkılan yol bombok bir yere vardı-varacaktır.) Parantezden sonraki ilk cümlemin hislerini ifade etmesine izin verelim, zaten konu neydi, biz unutmasak bile sevenlerimiz unutmuş, ne fayda! Evet, o cümle olarak söylüyorum: Bıktım usandım bu uzun parantezlerin yarattığı yorgunluktan bir soluk alamadan benden tutarlılık beklenmesinden. El insaf! Söyleyeceklerim bu kadar. Bu kadarına izin veriyor Anakonu Canavarı. Bir de iç içe iki tane! Amk ben onun. (Çok da siklendiğini düşünmüyorum ama, neyse... A-ha! Kendim de parantez açmışım.) değil.

He, tamam, anlat. Aşık mı oldun. Çok şaşırdık.

Bi siktir git, bir boka yara. Bir haftadır bu başlık duruyor her oturup "yazamadığın" ya da yazıp karaladığın zamanlarda. Niye bu ilkbahar göt?

Çünkü babaannem bana bir şey öğretmişti ve ben bunu biraz öteye (ileri mi, geri mi, bilemeyiz.) çekmiş olabilirim. Ayh! Geliyor. Geçiyor, geçti geçecek civarlarımdan. Dikkatim 0. Yan gözle bakıyorum. Çıldıracam diyecem ama çıldıramıyorum. Keşke çıldırsam. Bari duygularımı yansıtır, hafiflerdim.

Babaannem bana bir şey öğretmişti ve ben tüm mütevazılığımla(!?) bunu ne kadar da ileri... öteye götürdüğümü söylüyordum. Çünkü ilkbahar göttü. Aynen de öyle.

Babaanneme (Hayatımda muhtemelen babaannemle ilk defa paragraf açmayı geçip, bokunu çıkarmak üzereyim. Olsun.) "Yaz geliyor ne güzel, di mi?" gibi bir şey söyledimdi, daha koca kafalı bir veletken (sadece kafamın kocaman olduğu zamanlar). O da yaz gelince eşekler gibi çalıştığımızı, tarlalarda gün yüzü görmediğimizi falan gibi bir şeyler anlatmıştı. Onun lügatini keşke hatırlasam. Nasıl anlattı, hangi sözcükleri kullandı hatırlayamıyorum. Ama böyle anlamıştım aşağı-yukarı. Kışın ise yatıyoruz. Evet, güneş tependeyken tarlalarda ter içinde kalmak yok. Mısırların yapraklarının o toz ve yapışan yabani otlar ve de binbir çeşit minik börtü böceğin, mısırların arasında sabah ilk iş belki toplamı ipek yolunun boyuna denk gelebilecek uzunlukta ağlar sıçmak olan envai çeşit boy örümceklerin arasından yaldır yaldır ilerleyip, ellerinin kesilerek nasır kalmamış bir yeri varsa orayı kestirmeden ya da kestirerek koçanları kırmak falan yok mesela. Cümle düşük olduysa kusura bakma. Hayat da alçak; nolcak...

İşin stresi de var. "Kalkın!" diye bağıran bir gavur var. Zorla almış zaten "bunu". Kaçıncı karısı ben bilmiyorum. Buna tutulmuş ve çapraz mermileri kuşanıp, büzüktaşlarını, bir nevi it sürüsü gibi toplanıp, atlara binip, gidip zorla almışlar. Yani öyle gibi anlatıldı bana en son. Baya despot herifmiş aq. Peki kim değilmiş o zamanlar? Yapabilen herkes öyleymiş. Gavur yapabiliyormuş. Lakabı bile gavur. Öyle kuvvetli bir herif de değilmiş. Ama bakışları bile korkunç. Ben aynı. Aynı ben değil, ben epey bir aynı. Çapraz mermileriyle kuşanacağım tüfeğim yok. O tüfek olsa bile yaşadığım hayat o tüfeği alınca mevzubahis olacak tehlikelerin ve sonuçlarının elimde olan ve gitmesini istemediğim birtakım şeyleri elimden alacağını bana daha gerçekleşme olasılıklarından önce öğretmiş. Belki olmayacak, ama korku denen bir şey var ya. Lanet olası bir eğitmen dersem ileri gitmiş olabilir miyim? Bilmiyorum. Tekrar aklıma gelirse bir gün tartışırım.

Yine her neyse. Kalkılacak ve öküz arabası falan hazırlanacak. Dün yorgunlukla bir kenara atılan kazmayı bulmak için geçen 2 dakika boyunca lossless'a yakın ama yine de sıkıştırılmış, normalde en az 4 dakika sürecek küfürler ve tehditler işitilecek (çoğul, bütün mahalle de işitecek. Çocuklar zaten alışkın; mahalledekiler de... ne gam aq!).

Stresi de bol yazın.

Kısaca eşşek gibi çalışmaya başlıyorsun. Çünkü canın çekiyor. Çok uzattım. Uzatmayacağım, zaten gitmem de gerek. Gitmezsem bu yazı uzarsa.. Aman tanrım, nasıl olur. Olmaz olsun öyle şey!

Bahar kokular yayar mis gibi. İştah açmaya başlar. Isıtır bir de inceden, tatlı tatlı. Be amk, sen yokken de ısınıyoruz, birbirimize sarılıyoruz falan, di mi? Ama yok. Ama ille rahatlatacak. Hareket etmeye başlayacağız. Acıkacağız. Kan dolaşımı... azacağız falan. Anaaa, ağaçlar çiçek açmış. Geçen bahar da açmışlardı. Sonra hepsi erik, incir falan olmuştu. Lan... taze taze... ne güzel olur. Tamam yedik. Çok güzel. Ooo.... vitamini alınca acıktın galiba. Fırından çıkmış taze ekmek, buharı tütüyor kesince. Üzerine de tereyağı?... Un mu bitti? İnek ot mu istiyor? O zaman tarlaya!

Sonra sonbahara kadar it gibi uğraş. Biriktir.

Sonra kış.

Güzelliklerin hepsi öldü, mevta. Yeşil yapraklar hepsi öldü. Tamam ağaç yaşıyor ama o yapraklardaki hücrelerin hepsi çürümeye, yallah! Otlar da öldü. Başka bir sürü şey de ölüyor. Aaa, sen bana ölümü hatırlatıyorsun. Evet, çünkü ölüm var. E, ama baştan hiç öyle demedin, çiçekler falan açıyordun...

Çünkü niye?

Çünkü sen umut taciri bir götsün ilkbahar. Senin yüzünden evrende her şeyin yok olmak üzere var olduğunu unutuyoruz.

Göt seni!


kim

artik kime yazdigimi biliyorum. sen de biliyorsun. sana yaziyorum. ama o sen kim. onu kimse bilmiyor, hic kimse; ben dahil.

ama birine yaziyorum. bunun aciklamasini yapmak ile ilgili kurdugum cumlenin onune bunu koyuyorum. artik yok.

bu tanri mi? ya da bir tanrica mi? no. degil. aradigim sey o degil. bilakis, yuzunu gormek istemiyorum kendisinin. girmeyeyim o konuya da (biktim. yeteri kadar fanı var.) yani, degil.

tanri olmasini isteyecegin biri ya da bir sey mi? bilmiyorum. bu simdi aklima geldi. insan kendine bir tanri ya da tanrica bulmak ya da yaratmak isteyebilir ama bu ciddi sorumluluk. akli basinda bir kul, konuyu biliyor olsa, tanridan cok onu bulup getiren ya da yaratana kalayi basardi (hak ediyor.). yani, saniyorum bu da degil. bir sonuc olabilir ama aranan baslica ozellik bu degil. olmasa olur.

ihtimali olan biri mi? o da degil.

ben hep kime yaziyorum o zaman? sana.

e ama sen kimsin aq?

kendim? yok. onu kapattim. onu kapatmakla belki yanlis yaptim ama kapandi o.

sorun bu olabilir mi?

bir sorundan yola cikarak bunlari yazmaya baslamadik. birine yaziyorduk ve kim oldugu hickimse icin belli degildi.

anlasilir gibi degil. kendimde anlamiyorum. hep degismesinden bir araz oldugu belli.

anana yaziyon sen?

yok, senin anana yaziyorum. duzelteyim, anana yaziliyorum.

tamam, o da degil. ya...

herkesten bir farkin var mi yok mu emin degilim ama bence herkesle aynisin. sadece bu arayisi yapmak icin ciktiginda bahce kapisini hep acik unutuyorsun. bahce kapisini unutmakla kalmiyorsun, bir de karsilastigin her gulumsemeye giris bileti. kapi zaten acik. sen istemeden girenler falan.. sonra sinirler... sonra patlayamamalar. sonra disari ya da iceri patlamasi fark etmeksizin her yerin bahcenin bir anda bok dolmasi ve kokunun nedeninin salt sen oldugunu dusunup, kendi karinlarindakilere ve kendi sictiklarina bakmadan kokudan rahatsiz olup gitmeleri.

bugune dek hep boyle oldu. belki bir farkim olabilir. o bahceyi terk etmedim. diktigim ya da yeniden yesillendirdiklerimi de cok degistirmedim; burasi col oldu ve gelen gecen artik koparamasin diye kaktus ekeyim demedim mesela...

ne kadar da iyi bir insansin.

ama hep kendindesin. sen kimin bahcesine ne "bok" kattin?


_

Tembelliğe düşünsel adım. Düşüksel cümleleri organımıza takmama zamanı. Alışkanlık haline gelirse, zihnin kendini tarif etme sistemi yeniden kurulabilir ya da belki yok oluşu, çözünme, daha beden mezara girmeden kurtçuklara yem olma sürecine girmiştir.

Bir takım yerlerden buharlar fışkırıp duruyor. Çok güzel soğutucularım var. Soğutmak basıncı düşürmüyor. Basıncı düşürebilen kimyasallar ya da iradesel ayarlar, müdahaleler, manipülasyonlar ve bunların oranlanmış kompozit halleri basıncı düşürebilse de, müdahale bitince yine yükseliyor kadran.

Patlamıyor. Gayet iyi idare ediyor. O güney sıcağının hararetinde, yaşını aldığı, LPG ile çalıştığı, aksiyonlu ve dağ yolu seven bir şoförü olup ta Olimposlara 4 kişiyi indirdikten sonra homurtusuyla korkuttuğu halde, o rota kadar daha geri dönüş yolunu bana mısın demeden kat edip sonra da yine tazı gibi istendiğinde her yere koşturan tazı gibi (Renault 11 1700). Hayvan delirmedi mi? O plaka tesadüfen “TZ” idi belki ama kendisi Tazı lakabını kesinlikle hak ediyordu.

O delirmedi. Çamurlu yollarda da gitti, dağlara da tırmandı, cimriliğe de katlandı, savurganlığa da; uzağa da gitti, daha uyanmadan, ısınmadan kısacık mesafelere arka arkaya da. Damacanalara doldurulmuş sular da taşıdı ama delirmedi. İnsafsızlık edemedi, yeteri kadar ve doğru beslenmediği halde. 3 kuruşluk maaşımı ona yağın ve benzinin kalitelisini almaya harcardım ya da bir derdi varsa çözmek için.

---

Ben buraya yine bir şey yazmadım. Yazmak istiyorum. O son yazı burada dursun istemiyorum. Kimse görmese de, ben görüyorum. Görmek istemiyorum.

Ölüyorsun artık. Kabul ediyorum. Artık fark etmiyor; senlilik sensizlik, benim için de.

Seni ben terk etmedim. O terk etti. Ben sözümden geçmedim. O geçti. Senin için ben katlandım. O katlanmadı. Ben anlayışlı oldum, anlamak için uğraştım. Anlamsam da koparmadım seni, söküp atmadım. O attı. Kobay gibi salak testlere de ben maruz bırakmadım. Aptal denmesine, daha beteri aptallıklara katlandım. Dayandık ama. 3 yıldan fazla. Artık konuşmaya başlamıştın, benden de iyi yapardın, biliyorum.

Özür dilerim; benim büyük hatam, seni büyütmek miydi; hâlâ bilmiyorum. Ben sadece sarılan ellere hiçbir zaman kıyamadım. Sevip, sevilip tuttuğum el beni tutarken, ben hiç bırakmadım. Çok iyi insanım. Aferin bana. Biraz da megalomanım ve aklımı da yitirdim. Hee. Gitti. Oley.

Yok oluşuna biraz imrenmekle birlikte takdir ediyorum. Artık o başrolde olduğuna inanmak için... Neyse, siktir et. Arınıp gel. Seni daha güzel ve en az o kadar heyecanlı karşılayacağı(/z)m. Ya da yanına gelirim ama bence sen gel. 😉

-

Evet, basıncın kendisi değil sorun olan. Sıkıştıran sorun. Kabul edeceklerimi filtre etmem, ayıklanır ve ille bir nüans yakalanır içlerinden falan... Ama tanrı bile kendine katlanamazken...

Di mi?

Yani.


her şey

Her şey denen bir şeyler grubu var. Kapsamı her şey. Yani varsa bir konsepte yoksa kainatın tamamına tekabül edecek bir kapsam.

”Bir de her şey düzelir.” diye bir söyleyiş var. Buna tüm saftirikliğimle inanmakla birlikte; saftirikliğimi bir kenara bırakıp; neden bu inancı benimsediğimi... ...oku, anlatıyorum:

Bir parça olarak bulunması itibarıyla tüm fiziksel ve tinsel varlığımız (Korkma, bu defa o kadar karışık olmayacak. Sadece iyi oku.) kısıtlı olmak durumunda. Böyle birer varlık olarak, her birimiz, yine her birimiz gibi bir sürü yaratık da görmekteyiz. Onlarla münasebet kurmaktayız, kurmak durumundayız, bunu isteriz ya da istemeyiz falan; siktir et; ve birbirlerimizin ne haltlar olduklarını ve nelere muktedir olabileceklerini, bazen kısmen ya da olasılık hesabıyla kestirebilsek de, asla tam olarak bilemiyoruz.

Düzelmesini umduğumuz, biricik ”her şey”imizin de böyle bir durumu var.

Sembolikliği biraz hafifletmek için yine sembolik bir örnek veriyorum açmak için:

Düzelmesini istediğin ve bombok olmuş olsa da -belki- senin her şeyin olmasını istediğin ”her şey”in bir miktarı olsun. Olsun, 999 tane. Di mi? Başlıkları için fena bir rakam sayılmaz, asla kesin tutturulamayacak olsa da...

Şöyle bir heyet toplayıp (ya da ahaliyi, kahvedekiler dahil mesela. ya da aileni, aileleri. ”ve yahut konu komşu ne der!” herhangi yerel ya da kursel kültürel eşdeğerlerini... Herkesi topla. Sonuçta her şeyi değerlendirirken, istemesek bile, yalnız bırakmazlar di mi? İlle bir fikirleri olur aqoduklarımın.) o 999'a bir bakıyoruz şimdi...

Ne gördük? Manzara çok mu olumsuz? 888 tanesi kesinlikle çözülemez! O zaman imkansız, saçma, oluru yok, immmmkanı yok!

Şimdi balık tutan bir herifin karmakaşık olduğu için çözmeye başlasan saç-baş yolduracak misinasını hayal et. 999 tane düğüm olmuş ve 888'i çözülemez görünüyor.Usta balıkçı onun, çözülebilir olan 111 tanesini çözerek başlar. Çünkü o 111 taneden sonra çok büyük ihtimalle kalanlar içinde de sapır sapır çözülmeye başlanacaklar, daha düzgün seçilebilir hale gelecekler var. Biliyor.

Atabilir mi? Başka misinası yoksa atamaz.

Hepsini çözemezse?

Çözdüğü kısım balık tutmasına yeniden yarayabilecek kadar ise az zararla atlatır. Sonuçta balığı tutmak önemli. Evde bebeler yemek bekliyor olabilirler, di mi?

Kalbinde değeri olan bir şey varsa ve gitmiyorsa bir bildiği vardır. Ve ben hala ”her şeyim” olduğuna inanmak istemekten vazgeçmediğimin uyanmasını bekliyorum.

Çünkü ben de biliyorum, her şeyi düzeltemezsin. Ama çok görünen ufuk çok sisli ise bile yürüdükçe açılacaktır.

Ben kusursuz bir şey istemezdim, sen ister miydin?

Ya da herkesin onayladığı bir şeyleri?...

İnsanda bir gurur varsa, kalbinde yeri olana değil, onu oradan uzaklaştırma gayretindekilere karşı dik durmalı.


Not: Bu şey, bir kainattan her nasılsa geldiği düşünülen ”nudge”lar akabinde yazılmıştır. İsabet ettiği bir manası olmayabilir. Sonrasında, kimbilir, belki inkar bile edilebilir. Ama bir fikir, bakış açısı olarak tatlıdır. Herkeste olsa belki bu kadar savaşmamıza, birbirimizi ve dünyamızı bombok etmemize gerek kalmazdı. Hörrrmetler.


Ne

Bir saniye, şurada uzay gemisi tamir etmeye çalışıyoruz. Kolay görünüyor oradan her halde yer elmaları!

Böyle güzel, sessizliğiniz. Şimdi bırakın, bir yandan şarkımı söylerken bir yandan da gemiyi tamir edeyim ve tabii ki bir yandan konuşayım. Anlatacağım tabii. Koca evren, kim dinleyecek, dinleyebilecek herkesten başka. Levyeyi uzat. Şşt! Ses yok, uzat levyeyi. Uzamıyor. Hmm, metali yoruldu herhalde.

Dünden sonra ne anlatacağımı bilemiyorum aslında. Olmamış şeylerin sorumluluğu. Yaşının gerektirdiklerine dair beklentilerin heyelan gibi üzerime yığılması... Hala yürüyorum ama çok ağır aq. Toprak ıslak olmasaydı bari ama o zaman zaten heyelan olmazdı. Yağmurdan da geçemiyorum.

Bazen kafamın olmasını istiyorum. Olmuyor isteyince. İçince falan da olmuyor. Her türlüsünü denedim ama iç tarafın ayarları için... Başka levye yok mu? Tamam, o demir olur, onu ver. Bir kere kapağı açabilsem, düzelteceğim. Bir yandan hepten bozmaktan da korkuyorum ama yapacak bir şey yok. Böyle giderse infilak edecek.

Aslında devam ederdi. Bu kadar hasar da görmezdi ama büyüler bozuldu. Büyü jeneratörleri bildiğin sıçışlarda. Alev alacak kadar ısınıyorlar ama girift rotorların senkronizasyonları sikerildi. Nasıl anlatayım ki şimdi? Yok, benim anlatamamam değil mesele, mesele anlaşılır bir şekilde anlatabilmek. Teknik anlatamam, tam olarak mekanik değil; medikal anlatamam, organik sayılmaz; spiritüel tarafı var ama adına büyü dedikse de, mantık dışı değil. Bilme, bağını da ye. Yani gemiyi yeme tabii. Gemiyi yiyen yedi zaten. Problem de bu ve deli prof olmasam da, muhtemelen uzay kıyafeti ile olmasam öyle görünürdüm. Oysa barda fink atasım var...

Ne güzel, evrenin az bir kısmını bilip, sadece oranın dertleri ve keyifleri ile yaşamak. İnsan bilmek istiyor ama bilince de kapasite aşımı yüzünden tatsız tuzsuz oluyor her şey.

Denedin mi hiç, ya da zorunda kaldın mı, bilmiyorum ama evinde sadece ekmek olduğunda, sadece ekmek yemek zorunda kaldığında o ekmeğin tadi her şeyden güzel olabiliyor; çünkü başka bir şey yok. Zihninden yağı damlayan yaprak döner geçirerek o ekmeği yemek istemezsin. O zaman tam deli olursun. Bu bir nevi iyi hissetmek için kendi sanrını kendin yaratmak olurdu. Kendin uydur, kendin ye. İşte, neyse... Küçücük ve güzel sayılabilecek bir dünyada olmayı istersin. Şimdi ben düne kadar okyanusa park edebildiğim taşıyıcımı tamir etmeye çalışıyorum ve genel kimyası su ve tuzdan başka bir şey sayılmayacak bu yüzey sıvısı dışında başka sıvılara da inebiliyor. Oraların kıyılarında ya da adalarında barlar var mı? Tahmin et. Tamam, her ne tahmin ettiysen o olsun. İşte bunları bilmiş, yaşamışken geri döndüğünde, Beşiktaş'a inip, barda demlenmek için eski arkadaşlarının yanına oturduğunda yaşadıklarını anlatmıyorsun. Çünkü... Çöle bile inebiliyor. İsterse tozutmadan. İstese çölü yararak da gidebiliyor. Yani gidebiliyordu.

Şimdi sıçışlarda.

Hiçbir şey bilmiyorum lan ben. Hiç bir şey.

Seyretmeye devam etmem gerekiyor ve aynı yerde kalamam. Bara falan da gidemiyorum. Gemiyi düzeltmem lazım ve yine daha önce gitmediğim bir yere uçurmam. Bu sefer belki herkesin nefret ettiği biri olmamanın ve varlığımın tarihi boyunca üzerine biriktirdiği izleri göstermemenin bir yolu. Büyü jeneratörleri... Offf. Ben bir zamanlar bunları kurdum, yaptım, yaptırdım. Bu kadar basiretsizleşmemin nedeni acaba ne? Adaptasyon bünyemizde eskimek kadar var ve otomatik. Benzer gezegenleri tercih ediyorum, sonuçta oksijen falan... İnsan hayvanı işte ama... Ne bileyim, havasının, suyunun atom yapısında bir minik değişiklik belki dna'yı bozuyor. Milyonlarca yol, kanal var beynin içinde ve tıkanmıştır, damarların birkaçının yamacındaki ağaçlar söküldüğü zaman anlamamışımdır da, damar yoluna heyelan düştüğünde tam biraz anlayacakken, belki de idrak yollarımı tedarik sağlayan damarlarda olmuştur bu. Çünkü gerizekalılaştım. Kıvrak olanlar kıvrak ama olmayanlar... Onlardan haberim yok. 0'dan yaptırsam kendimi. Öyle bir şey evrende yok. Gemi bile eskidi. Her şeyini, kendi kendine ve ham malzemelerden neredeyse ot yiyen ineğin süt yaratması gibi yenileyebilen gemi sıçıyor ve kaldım burada. Galaksi içi bir yerlere gidebilirim ama o kadar ve sonrası ne olur bilmiyorum. Çünkü hatırlamıyorum. Bir de düşman sahibi oldum. Kıskanç varlıklar evrenin her yerinde. Benim gemiyi yakalayamadıkları için kafayı yiyenler, gemiye değil ama direkt bana uyuz olanlar... Benim gibi bir salak nasıl yapmışmış o gemiyi, kendileri daha üstünlerken hem de. Anında ele geçirecekler. Belki bir yerlerde yapmışlardır ama benim gemim kadar şiirsel ve özgün olabileceklerini... mmh, sanmıyorum.

Mekanik anlamda daha güçlüsünü ve daha büyüğünü yapmışlardır. Büyüğü vardı aslında, birkaç defa karşılaştım ama böyle büyük ve kıvrak ve doğduğum köyümün arasine komple gölge yapacak ebatta ve bir tv kumandası kadar takoz bir şekli olduğu halde fıldır fıldır istediği hızda manevra yapıp bir de utanmadan dünya ile birebir hesaplanmış açılarla kendi yer çekimine sahip olan ve utanmadan bir de göleti, kumsalı ve ufak da olsa bir koruluğu olan (değişik güneşlere yakın olunca çok acaip gölgeler ve renkler oluyor, i-na-na-maz-sın!) var mıdır? Bilmem. Ama en güzel benimki. Çünkü istese sineği çarparak öldürebilecek kadar çevik ama duvarda leke yaratmayacak kadar da hassas. Üstelik en az bir balina kadar da duygusal. İster 0 sessizlik, ister jeneratörleri bögürmeye başlarsa, girdiği atmosferin altındakileri istilaya uğramışçasına korkutabilecek kadar naralı.

Ama sıçışlarda.

Ve ben hala kapağı açamadım. Belki de ameliyat etmemeliyim. Bırakıyorum. Şansımıza. Şimdiye dek her şeyi atlattık. Sonumuz geliyorsa da gelsin aq. Di mi balinam? Bak, şöyle yapalım. Burada biraz duralım. Sen de soğut. Ama mesele zaten bu. Büyülerin... Duramıyorlar. Kapaklarını da kilitlediler. Belki kendi kendini iyileştirece, sonuçta onlar da bir arada bir akıl kurulu. Ama ya yanarsalar... Aşırı sıcak ve şu anki değerler tolerans sınırına varmadıysa da bu ilk.

Sen de susuyorsun. Ne desem dinliyorsun ama bana küs olmadığın halde suskunsun. Biliyorum, derdimiz var. Muhtemelen en çok benim yüzümdendir.

Belki de ben kendi jeneratörlerimi gevşetmeli... Gevşetsen? Her birini çekirdeğini gevşetsen? O da olmaz. Bu defa devirler ayyuka çıkar. Belki de hızlı çözüm yaratmak için bu işe yarar, rampayı randımanlı tırmansın diye vites küçültüp gaza basar gibi... Aklımı yitireceğim, benim zihnimi oluşturanlar da senle aynı. Benim yüzümden muhtemelen zaten.

Ben nasıl soğuyacağım? - Adın ne? - Ali - Neden? (hata!)

-

İnelim bence. Yabancı değil nasılsa. Saklarız bir yere kendimizi. Bırak, sert iniş yap. Hatta bana bırak, gireyim şu nehir yatağının oradaki açıklığa. Kendimizi bir tokatlamış oluruz. Kilitlen bana. İndiriyorum, meksika biberi yemiş gibi yanacak bak şimdi.

-

- Tarif edemiyorum. Sanki daha bacak kadar çocukken, senle el ele okula yürüyormüşüz yıllar önce. Öyle yakın ama öyle de yabancılaşmış. Sempatiktim ya, yani düne ve evvelsine kadar. Gözlerinin ışıltısını harlayabiliyordum. Bu akşam öyle değil. Balinam arızalı. Çok mutsuzum, çünkü ben onsuz bir hiçim ve bana yardım edecek hiçkimsem yok. Sibirya'yı çok seviyorum yine de.


M

Aslında ne kadar çok dikkat edilmemiş sözcük varmış zihnimde. Ya, bir kere doğru gir şu konuya!

Bence, bu gece, ben sinirimi senden çıkarayım. Sinirli miyim? Epey bir zamandır, her zaman.

Sinirimizi kapıdan girmeden önce çıkarsak, olmaz mı? Olmaz. Çünkü o yarrak gibi bir şey, olmasa kafan çok rahat edecek ama atabileceğin ya da bir kenara bırakabileceğin bir şey değil. O bedenin tam ortasında ama her yere bağlı, sinirlerim de bütün bünyemi sarmış. "Kendimi skicem!" boşuna söylenmiş bir söz değil. "Çünkü bunlara maruz kalacaktı idi isem bu hayatta, ben neden bu yöne seyrettim. Şayet buna mecbur idiysem de, kendi beceriksizliğimden ise de; skiyim ben bu bünyeyi!" gibi manalar çıkarılabilir.

Ay bittim. Evet. Ay. Ay o ne güzellik. Hangi dindensin güzelim, ben de müridi olup, dırekt tanrısından seni isteyeceğim; ananı babanla, prosedürle, protokolle, gelenekle, götenekle kaybedecek vaktim yok.

Kılıf. Ve teşekkür etti bana.

Bir zamanlar bir maymun varmış. Çünkü maymunları hiç sevmediğim için kendimce objektif olmaya çalışıyormuşum. Güya çıkacakmışım kendimden. Başkası olacakmışım. Başka birilerinin, başka bir şeylerin ve başka bir yerlerin "başka" hikayelerini anlatacakmışım. Ben burada çaktırmadanlığı iplemezmişlikle çaktırmayarak gündemden, olduğum zaman ve mekandan kaçıyorum.

Bazen hangisinin daha boktan olduğunun tartışılabileceğini düşündüğüm o yaratık ve insan arasında bir seçim yapmak durumunda mıyım? Değilim. Buna da bir paragraf ayırdım mı? Tamam. Gömebiliriz.

Hep konuşan herif, hayallerini dile getiremeyecek kadar konuşan herife döndü. Bu benim. Bu sub değil, objektif.

Bunu da başardım ve kendimi özgürleştirmek yerine daha beter izole ettim. Kodes gibi bir şey aslında. Hayvanlık.

Ne o?

Düşünceleri sözcüklerden, harflerden ayırmak.

Okumayı biraz erken öğrendim ben. Manyak olacak kadar erken değil. Yani, düşünüyorum, aslında erken de değil, zamanında. Ama hızlı öğrendim ve çok hızlandım. Harfleri ve sözcükleri okurken çenemin hızının bir yere kadar yetebileceğini biliyordum (ohoo, sen ne zaman senden gayrı konu ve hikayelerle geleceksin? Başladın yine kendine...) (bura benim yerim.) (o zaman boş yapamayacan.) (yaparım.). Artık yetmiyordu da. Rakamları hatırlayamam (bir 217 vardı sanki ama...) ama sesli okuma yarışlarında önde giderken, sessiz okurken kaç kelime okuyabildiğimi de sayıyordum ve 2 katına yakın falan oluyordu galiba. Kurdaaale yakamda. Ben utanıyor, çıkarıyor. Örtmen görüyor "aaa Murat, nerede kurdelen. Dur takalım yerine.) Sanki diğerlerinin sikinde. Hepsi benden daha iyi top oynuyor ve ben bir 'ileri' zeka örneği olarak alt sınıflarla trencilik oynayıp, okulun bahçesindeki tepeciklere treni tırmandırıyorum. Geleceğimin provası aq: Ben lokomotifim, alt sınıflar da vagonlar, gezdiriyorum onları. Sonra kimse kalmıyor, okul çıkışı benim anlayabildiğim hiçbir neden yokken 2 kişi tarafından yumruklanıyorum, direnmeye çalışıyorum ve ama dayağı yemiş oluyorum ve kimseye de söyleyemiyorum gururuma yedirip o zamanlar. Ama sınıf birincisiyim. Vay be. Aşık olduğum kız da sınıf birincisi. Ortaklaşa oluyoruz, çünkü eşit puanlarımız. Tanrım, ben bu detaylara daha fazla girmek istemiyorum şu an ve başka bir şey anlatacaktım ben. Evet, hızlı okuyorum, çok hızlı. Köyde, kasabada benden hızlı okuyan yok. Hızımı alamadım ve okuyarak varmam gereken yeri geçtim sanırım, zira, yapayalnız ve beş parasızım. Ahah.

Neyse (v2). Okumayı öğrenirken, hayat enteresan tabii, harfleri hayal ediyorsun, sözcükleri, zihninde beliriyorlar. Kendimi suçlu hissedeceğim az kaldı. Çünkü, bunu yapmadan yaşamını sürdürenler varsa, düşünce denen şey bulaşıcı olduğu için... "Hoş geldin akılsal işkenceye!"

Evet, fark ettim ki, konuşmayı öğrendiğimde zihnimde harfler ve sözcükler yok iken, okumayı öğrendikten sonra zihnimden bu sözcükler daktiloyla yazılıyor gibi bir biçimde olmasa da akıyor.

Bu iyi mi?

Hop! Bir dakika. Oyuncak at arabalarına ot doldururken, otların ve atların ve arabaların nasıl yazıldığını düşünmüyor, onları olduğu gibi, ya da zihnimde, zihnimle ortak, istedikleri gibi tasvir ediyordum ve hatta belki etmiyordum. Onlar nöronların falan işi ve bulaşmış değildim. Nasıl yürüdüğümü düşünmek zorunda değilsin. Düşünürsen bir yandan konuşamazsın. Arkaplan işlemleri olmak durumunda öğrendikten sonra birçok şey. Yoksa insanın bilinci, tıpkı gözlerinin çok az bir alana odaklanabilmesi gibi, gayet "single task" çalışıyor. Kadınlarda durum farklı deniyor ama sanmıyorum. JavaScript'te olduğu gibi, task'ler sıraya daha itinalı ve işlevsel ve "optimised" giriyorlardır. Ben teyzelerimle büyüdüm de... Hakkı Bulut, Ferdi Tayfur falan da dinlerdim onların "bakıyor" olduklarını düşündükleri için dertlendikleri zamanlarda. Özetle, 'bilinç' bu gibi yönleriyle boktan ve zayıf bir şey. (Belki de sadece sen ve senin gibi sadece 'single task' kapasiteliler böyle düşünüyordur. Kim bilir?)

"Harflersiz düşünemiyorum!"

Dammit! Ne olacak? Nasıl olacak. Bu, benim zihnimde bir yer etti. Bir ara epey kafayı taktım buna. Son zamanlar yaşattığım zorlukların da katkısıyla bir kaçışmaya başladılar ki... Bu hale geldi: Hayallerimi dile getiremez oldum.

Nasıl siktiğimi anlatacağım mesela. Anlatamıyorum. Lan, bu erkeklik gibi bir şey. Yani, "erkek dediğin az konuşur" diyorlar ya. Onun gibi bir şey aslında. Düşünceler fink atıyor, hayaller... Hatta senaryolar fink atıyorlar. Ama detayları belirtecek, insan içine çıkaracak, başka yaratıkların da hayal etmesini sağlayacak sistemin sunucularına köydeki cıngan baltasıyla girmişim. Şimdi ne yapacam?

Yazmak istiyordum ben... Bu bir organizasyon ise, bu organizasyonun en temel bileşenlerini siktim attım. Ben nasıl yazayım hayallerimi artık? Bir psikopat olmuşum, mekanik olmayacağım diye...

Galiba benim kendimle büyük dertlerim var. Sana bi şey diyeyim mi? Bir şekilde hâlâ baş ediyorum ve hatta arada bir dinlendirebiliyorum bile.

Yine döneceğim. Yine yalnız olacağım. Deniz bok gibi kokmaya devam edecek.

Bu akşam da boş yaptık çok şükür. Yani niye. Çünkü arka oda daha serin ve denizin kokusu gelmiyor. İçinden çıkmadan oraya geçmemizin nedeni bu, ama bunu söylemeye de, yazmaya da gerek yok. Çünkü çeneme vurmuyor ve ben vurmaya devam etmek istiyorum. Hey, işte bu ben değilim. Değil miyim? Bu idin miydi? Nedir? Yani benden bahsetmiyorum anlamında. Hadi canım. Ne? Ya, bir yargılamadan dinlesene. Evet, dinleyeyim kendimi, sakince; ve o da anlatsın. Ne anlatacaksın daha. İnlediniz mi? Yani, karakterin inledi mi demek istedim.

- Hayır. Bak paragraf başı açıyorum, art arda bu şekilde diyalog yazılmaz. Biliyorum sikinde değil, çünkü sikinde senin bedensel ebadının yüzde 69'u civarına denk gelecek bir şey, biri, var ve bu şu an. Yani yaşadığın anı yazmaktasın. Okuyan da yaşamakta bunu. Bu bir gerçek değil, bu bir canlı. Yok, yayın değil. Canlı.

- Olmaz ki. Mantığı yok.

- Hangi mantık? Bizim zaten düşünsel akışımızda betimlenebilir bir durum yok. Birkaç galaksi ötede, başka bir 'solar' sistemın gezegeninin birinde, daha doğamadan sönmüş bir medeniyetin hiyerogliflerini çözdüğünde mantıklı cümleler yaratılmış olabilir mi? Olabilir. Ama bu, o gezegen değil. Bu, bu gezegen de değil. Bu senin rüyan bile değil. Orası daha güzel olabilir bu arada ve hatta orası daha güzel "manage" edilebilir bile. Zira bu senin ellerinde değil. Sen henüz yatağa küt diye kendini bırakan iki büyük kütlenin altta olanısın ve bedenine saplanmaya doyamayan bir şey var bir içinde, bir yarı içinde. Ve şu yaşadığın sürenin zamanla ölçülebilir bir tarafı yok; ne kronometre, ne de takvimler hesaplayabiliyorlar. O senin, sen de bunun içindesin. Çıkardığın seslerin farkında değilsin ve zaman dışında her şey de tezahür ettikleri yeri "Eşyalarıma bakar mısınız?" diyerek sana bırakmış, arazide voleybol oynuyorlar. Çantaları açık ve hep sulu meyveler dolu ve sen bakar bakmaz anında daha bir olgunlaşıyor, yapış yapş ve şapır şapır olup akıyorlar içine. Taşıp durmaktasın ama sen efendi bir hatunsun, zaten kendi kendine o kadar ıslanıyor olamazdın di mi? Hala orada mısın? Değilsin. Buradasın. Güzel.


Sahtekar

Gerçekimi... (grealivity)

İlk defa bir şeyi anlatırken türkü uydurur, ağıt yakar gibi alakasız bir girizgah yapmama gereksinimi duydum. Belki de konuyu önceden düşünüp, başlığı belleyip, sonrasında yazmaya başlamak bunun için -çoktandır- var olan bir şeydir.

Dışarıdan bir adam geçiyor; tanımadığım, görmek istemeyeceğim ve hatırlamak istemeyeceğim biri. Sonra bunları bir daha okursam hatırlamayayım. Olur? Deneriz. Bir paragraf kadar üzerine düştükten sonra nasıl olacaktı(r) acaba?

Demek girişte, hız alıp, kendi kendini bağladığın iplerini koparmaya yarayan saçmalığı ikinci paragrafa sakladın. Güncel bir konu ama alakasız.

Konu çok kısa olacak, ya da daha zihnimde nasıl anlatılabileceği olgunlaşamadığı için kaçıyorum belki. Bir de sükûnete varırsam o zaman zaten hızlanırım diyedir.

İngiltere Dili'ni anadili yapanların belki bilmeden yaşadıkları bir şey var: Şarkılar oynanıyor. "Play".

Birlikte de oynanıyor, kendi kendine de oynuyorsun. Çocuk gibi. Ben, bir zamandır bir şey keşfettim, ki bunu bilmiyor ya da yaşamıyor olduğum için bir muzdarip olduğumu biliyorum. Oynadığım zaman çalabiliyorum. Oynadığım zaman yaşayabiliyorum.

Müzik?

Öyle gibi başladım oraya yazmaya ama düşünsel akışım geri kalan her şeyde de öyle olduğunu ittiriverdi önüme. Bu ne!?

"Her gün nasıl başka birine..."

Bunu diyen kişi, benim burnumun kırılmasına bir neden oldu. Kıran neden de bu kişiye vurgun, "her gün başka birine..." olmayan biri. Bir araya gelebilmeleri için zannediyorum en büyük yardımlar bendendi. Belki ters tepmiştir ama ilk öpücüğünü böyle aldığını biliyorum. Böyle yapmak gerekir mi? Efendilik bunu gerektirir... diye düşünmüştüm. Şimdiki aklım olsa? Bilmiyorum. Belki de hâlâ öyleyim. O şekilde başlayan cümleyi bana kullanan kişiyi bin yıldır görmüyorum.

"Her gün nasıl başka birine..." olduğumu düşünen tek kişi tabii ki o değildi. Böyle olduğumu düşündürecek materyaller bulunduruyor isem ve bunları saklamıyorsam tabii ki birden çok birileri bunu düşünecektir. Düşünüyorlardı. Nereye gitsem bir süre sonra böyle düşünüyorlar. Aksinin daniskası olsam da; hiç kimsenin bunun aksi olmadığını kâinatın her zerre si biliyor fakat ısmık ısmık her biri bunu birbirinden yatağa girene kadar, hatta orada dahi saklıyor iseler de (hey! Çırılçıplaksın, farkında mısın?), olanın sadece "ampullük" olduğu apaçık, ayan beyan ortada ise de, insanoğlu her yaşadığı dönemde, bir ya da birkaç sonraki dönemin gerzeği olmaya mahkûm ise de... ...düşünüyorlar.

Düşünmek her zaman iyi bir şey değil. Olamıyor. Herkes için olamıyor. Koro hâline gelebilen düşüncelerin maestroları gayet göt olabiliyorlar. Güncel dünyamızda bu durum ayyuka çıkmış durumda mesela. Fakat, bunun böyle olmadığına inanan korolardan başkasını duymak mümkün değil ve ahengi bozuyor. Lanet. Değil mi? Düşünsene. Ahenk de bok olabiliyor. Ben yanılıyorum. Milyarlarca doğru içerisinde kırılacak kadar sert manevra yapma zorunluluğu duyan benim ve bir çatlak ses oluyorum. Çatlak ses. Detone varlık. Hayır, sizin akordunuz bozuk ve kakofoninizden kendimi doğru dürüst duyamaz hâle geldiğim için doğru dürüst çalamıyorum (oynamıyorum(?)).

Burayı özet geçersek: Beynimi siktiniz amına koduklarım.

Neyse. Benim burnumu kırdı bu vatandaş. "Her gün nasıl başka..." düşüncesini dile getiren kişinin bana vermek isteme ihtimali olduğu gerçeğini, gerçeğe dönüştürebileceğimi düşündüğü için yaptı bunu. Mani oldu. Olacak mıydı?

Olabileceğini bilinçsizce biliyordu (bunu açıklamayacağım, yakala, anla.). Çünkü, zaten kendisi de böyleydi. Ve hiç yakalanmadı, kendi kendine. Kâinatın her bir salak zerresi gibi.

Kâinatın bu salak zerreleri birbirlerinden nefret ederken birbirlerine olan muhtaçlıklarından, birbirlerine nasıl varacaklarını bilemeden debelenip duran ama kendi gibi yaklaşan her şeyi de tekmeleyerek savuran ve yine de birilerinin yaklaşmasını isteyen bir garip yaratıklar... Daha iyi anlatamazdım. Belki benim zekâm, en azından şu an için ve şu anki tembellik seviyem ile orantılı bir şekilde, ancak bu kadar anlatabiliyordur, bilemiyorum.

Artık gelmeye başlayacak olursam: Ben bir sahtekâr olduğumu biliyorum.

Burada okuduklarının hepsi sahte. Çünkü, hepsi senin okuyor olacağının yarattığı kaygı sansüründen geçiyor. Bunu yırtmak için, yukarıdakilerden bahsettiğim zamanlardaki hergeleye duble sahtekârlık yapıp, bu sahtekârlığı tüm aptallığımla ellerine teslim etmiştim. Birinin ablasının tatlı kabakları ve diğerinin kız kardeşinin... Hatırlamıyorum.

Çünkü sikimde değildi. Önemli olan başka bir şey vardı: Kendi kendime yazarken sahtekârlık yapmamak için, kendimin okunmasına izin vermemeliydim. Buna kararlı olmalıydım. Yaptım bunu ama kendimi saklamak yerine, tüm unutkanlığımla (belki yüz nesildir aktarılan kronik bir durum olabilir bu bence)... Söylediğim gibi... Önlerine vermiştim.

İstisnasız, hepsi, benim birlikte olduğum, daha da açıklısı birlikte olmak istediğim kadınlara yürüdüler.

Muhtemelen ben, her nasılsa "her gün nasıl başka birine..." olabilen biri olduğum için, bir eksiklik duymayacağımı düşünmüş olabilirler.

Ben ise, sanırım tüm bunları düşünmüş olmanın yarattığı, duygusal arınmadan öte bir ruh hâli ile (buna katarsis deme haksızlığını yapamayacağım kendime. Daha iyi çünkü) kendi önümden yedim hemen her zaman. Zorla ittirilenler dışında kendi önümdeki tabaktan başkasına dokunmadım (aq).

Bir zaman sonra doğuranım, dölleyenim, o sıralar döllediğim ve ben bir yaz akşamı verandada otururken benden, bir zamanlar gönül koyduğum için suçlandığım bir kadını, kendi doğuranı ile bizi ziyaret ederek isteyen oldu. Bunu daha az komik nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Ben de salaklıklara gülmeyi seviyorum ama bu maymunların bile genlerinden atılmış olsa gerek bir tırt içgüdü.

En azından biraz farklı yaratılmış bir şey olduğumu biliyorum. Bu genelde yorucu. Fakat müteşekkir olduğum zamanlar oluyor: Bana verilen bir şeyden ziyade, doğuştan uzatılmışların bazılarına şüpheyle yaklaşabilip, ayıklayabildiğim ve istedikleri "et"i vermeyip, haşlanmış patatesle karınlarını doyurup susturduğum için.

Çok düşünmek zorunda kaldıktan sonra, çok açıklama yapmak istememek, çünkü çok düşünmeni istemek gibi bir şey... Bir dakika ya... Ben başka bir yerden daha girecektim bu konuya. Evet, evet, bu da sahtekârlık ile alakalı.

Aslında yukarının bir devamı. Aslında tamamı buna bağlanıp, buradan da sahtekârlığa bağlanacaktı. Bak, akışı anlatan ve akışı anlatırken akışın akışını çeşnilendiren bir şey. Neye yarar. Ne bileyim aq. Ben bu akşam bir güzele yürüyorum. Yürüdüm biraz. Yarıda kalacak. İlk tur çok güzel çalıyorum. Hemen her zaman öyle oluyor. Harika çalıyorum, tam anlamıyla birebir oluyor, hele de hiç siklemeden oturursam. Sonra düşünmeye başlıyorum. Çoğu piyano öğrencisinin de başına geliyor bu. Hayat da öyle. Ben bundan nerede bahsettim. Yukarıda olabilir mi? Bir kontrol edeyim, bir sn... Evet, evet... Oynamak ve çalmak... Şimdi birleştir bunları. Tamam. Yaptın mı? Yok. Ben değil, sen yapacaksın. E, boku bokuna mı okudun buraya kadar? Haaaa, sen kime yürüdüğümü merak ediyorsun. Heee, sen de hâlâ bana âşık değil mi derdindesin? Heee, aslında hiçbirinizin sikinde/amında değilim. Aaa...

Ne olacak şimdi?

Ben bir sahtekârım. Hep öyleydim. Buraya yazdıklarım, umurlarında olma şansı olmayanların hiçbir zaman farkında olamadan yarattıkları bir kaygı ile sansürleniyor.

Ben bir sahtekârım. Her zaman, her yerde öyleyim. Kimselere okutmadıklarımda bile. Evrenin sonsuz sesleri gibi sonsuz kulakları, Tanrı'nın varlığı, yokluğu, çokluğu, tekliği ya da hangisiligi ya da hangileriliği ile yara(til)mış tantanalar, "ya domalmış ve çıplakken ölürsem"vari olması ve olmaması apayrı aptalca olabilecek ve fakat hâlen üdüksüzlükleri ile aylak nöronları kafaya almaları.... Falan falan falan... Bunlar çekirdeğimi sarmış iltihap gibiler: Tedavi etmek için sarılmışlar, cebelleşip duruyorlar aralarında kaldığı için nefes alamayacak hale gelmiş bir kazazedenin başında toplaşan salaklar gibi...

Ben bir sahtekârım. Çünkü aslında seni sevmiyorum ve yine de senin için canımı verebileceğimi söylüyorum.

Ben bir sahtekârım çünkü tüm bunlar yalan. Bir sen gerçeksin. Sen ölürsen film biter; başroldesin... Bir sen var, senden içeri, kimseyi sokmazsın oradan içeri ama...

Buyrun, benim bahçem, tüm sahtekârlıkları ile açık. Ya da kapalı.

Ben belki bu akşam piyano çalışırken... Pardon, oynaşırken... Kimbilir...


Sekmek

Merhaba. N'aber? Bence bu gece her sey...

Cumle yok.

Yok bir sey.

Hey! Kendim! Seni dinlemeye geldim. Ne, cit yok?

Anlatsana, derdin nedir?

Yok.

Çalamıyorsun. Yazamıyorsun. Düşünemiyorsun. Evet, düşünememek nasıl bir duyguymuş öğreniyorsun.

Düzeltelim. Düşünememenin yollarını buldun. ”kasıtlı cehalet”i öğrendin.

Belli konularda düşünememenin bir yolu var. Bedava değil ve verimli bir yaratım yöntemi bulunmuş sayılmaz, çünkü ”zaman” yiyor.

Lokal lobotomi. Internally, self manufactured thought, cluster oriented lobotomy.

Bir düşünce öbeği var, oraya buraya zıplayıp, ona buna kerkinip, ona buna bulaşıp, kendini bulaştırmak için yırtınıp duruyor.

Aynı adı henüz ortada olmayan kahramanlarımızdan birinin yaptığı gibi yapıyorsun: Tam izin. Gel amk diyorsun, bağrınmadan.

Geliyor. Ağlatmasına, güldürmesine, içini burkmasına falan, her şeye izin veriyorsun. Bununla da kalmıyorsun: Sana aşık olmuş birini ince yollu uzalaştırma taktiği yapıyorsun: ”Yetmedi, daha da gel. Daha da dur. Daha da işgal et. Daha da bulaş. Daha da batır her şeyi gerkirse. Sen, benimsin.” diyorsun.

”Sen, benimsin.”

”Seni atamam. Sen de benden gidemiyorsun. Mecburuz birbirimize. Ben sendan ötürü canıma kast etmiş gibi bir hale gelsem de, buna bir çarem olmadığını biliyorum.” o düşünce ve duygu yığınına.

Gitmiyor elbette. Yaşlandırıyor mu?

Dostum, evrende bunu yapmayan hiçbir şey yok. Boomerang, 132bpm'da çalınırken ”Doomerang” olmasın istiyorsan, yaşayacaksın; işkencesini bırak materyallerin çeksin, ruhun da sefasını...

Artık her gün YGD dinlemiyorum. Bunun için üzgünüm. Fakat her gün dinliyormuş gibi hissediyorum. Artık her gün gözyaşı da dökmüyorum, epey zamandır. İstesem dökerim, tutmuyorum ama; kurutmuyorum da...

Birbirimize karşı suskunlaştık. Ben şarkı da söylemiyor oldum ama geçecek gibi hissediyorum bunu.

Ve formülü buldum, enjektörde; havasını da aldım. Evet, noktasal sayılabilecek gibi. Birkaç sivil nöron da ölebilir ama karara varsam, onlardan feragat ederim. Nelerden etmedim.

Kapının aralık kalması, hala kendine yer bulması... Bunlar benim aptallığımdan. Bunu da yok ederim. Bunu yaparsam olacak sivil kayıplar beyin içi sosyal adalet kavramıma uymaz. Geri kalan haksız yere yaşamış ve ciddi bir eziyet ile yüklenmiş olur: Mallıkla. (ya da onun gibi bir şey).

Her güç kaynağının bir kapasitesi var. Her üretim ya da yönetim fasilitesinin bir yeteri var. Ne beyin, ne de kalp; karaciğer gibi, iki mekik ile masajı hissedip, ”eksiklerimi tamamlayayım.” diyemiyor: Kalp kafeste, beyin yaşarken tabut...

Kargaşa bitse, iyiyle kötü bellense; her şey daha kolay. Bunu sağlayamadığım, yeterince zeki ve zekasını strateji gibi sıkıcı mesailere zorlayamadığım için çözemedim. Suçum, kabahatim aslında önce kendime.

Bilmemek daha iyi geldi biraz da... Çünkü gerçek, bombok olabilen bir şey. Yaşadığın rüyada aşk varsa, uyanmak ister misin?

Bak, yine yakalandım. Döneceğini söylüyor. Dönse ne olacak olm? Ve ”ne olacak” zamandan bağımsız değil. Ve enjektör elimde, ve bizi öldürebilirim.

Sensiz başıma geri dönebilirim. Başka olabilirim.

Bunu isteyerek yapıyorum.

İsteyerek yaşıyorum. İsteyerek yaşatıyorum.

Gücüm var. Bırak harcansın, gerektiği kadar, hak ettiği kadar, hak olup olmadığı belli olmayacaksa, sonuna kadar beslerim.

Kendi bilir arsızlaşıp giderse.

--

Piyano gibi bunlar. Sekmeyi öğrenirken alakasız notalara geri dönebiliyorsun.



too much

ben bir sey. ben? yine mi sen? hep sen, hep ama hep sen. ben? evet, sen. peki hangisi, ne, bunlarin?

"seems like a touch, touch, too much"

firtina gibi esebilecegim, ya da en azindan doya doya kendimi oyle zannedebilecegim bir gece acaba ziyan mi olacak? caliyorum. evet. soyluyorum. evet. yaniyorum. hem de nasil!

peki bana ne oluyor amk? ilmek boynumdayken dans ediyorum. cellat ilmegi sikiyor, "bi kiprama lan!" der gibi; ben "tamam, zaten pist de dar. boyle de olur." diye oynamaya devam ediyorum.

bagli oldugu bir ev olmayan kulubesinin onundeki urgana tasmasindan baglanmis ama sanki magic mushroom yemis mutlu bir it gibiyim.

gerizekalilar moralimi cok basit seylerle bozabiliyorlar. bak, simdi de oyle oldu. olmamasi gerekiyor ama uzerimdeki olu deriyi kaziyip, cebine koyup bunu kar sayan "mal"lara katlanamiyorum. katlaniyorum. katlaniyorum ama katlanmaya degmeyecek bir seyi naparsin? mesela sinek? cakarsin bir tane verdigi rahatsizliktan ozur dilerken de vizildayarak kafa siktigi icin.

her neyse. keyfimin amina koyulmasini istemiyorum. hatta bu kismi silebilirim. zaten ortalikta kusursuz daireye cuk oturacak mukemmellikteki neticenin sahibi yok. ben onun icin mi buradayim? e, herilt yani. neyle oyalayacagim kendimi?

gelmissin, ya da buralardaymissin... ama... ama ne yapabilirim. atacagim her adim bana; yolsuzluk, susuzluk ve elektrik yoksunlugu olarak geri donmus. e, ben de insanim. yani hotorot degilim. hotorotler laftan anlamaz. ben laftan anlamaya calisiyorum. belki de burada anlasamiyoruzdu. belki laftan anlamayan adam istiyorsun. bilemem. carpiklasmasin diye bu sikko 21. yuzyil beserinin arasinda gotumu yirtindigim mantigima aykiri. yapmadik mi mantiksiz cok sey. hemen hepsi mantiksizdi. ama dogru mantiksizliklar degildi. onlarin da bir uyumu olmali. dagiliyor. hakliyiz.

bir de degisen seyler olumlu olmadi ki? geberi... ne anlatiyorum ben ya. neden sana anlatiyorum... anlatmiyorum. zaten haberin olmasin diye elinde olsa beni baska bir galaksiye gonderirdin.

bu gece cikmasaydim daha iyiymis. ya da yakinimda, insan yerine kondugum yerde iki bira ataydim daha iyiymis. buraya bir zamandir gelesim gelmemeye basladi. hem yuzgoz olmaya meraklilar, hem de samimiyetsizlik akiyor hepsinin her tarafindan.

calismaya devam etseydim daha iyiydi. ben niye mi yaziyorum. yaziyorum iste. el aliskanligi. bir manasi olmasi gerekmiyor. cikarsa bahta.

ne hulyalaniyorum biliyor musun? burada otururken, burada oturmayayim diye olan seyler... mesela tam elimin sirt kismina, tepedeki agacta uyuklayan kusun sicmasi. evet, bu oldu az once. simdi de, butun manzarasi ben olacak sekilde hizalanmis bir masaya oturan bir at yarra geldi ve telefonundan reel yuvarliyor, sesi duyulacak sekilde. baska seyler de oldu. "expose" etmek istemiyorum mekani simdilik. var laflarim, tutayim biraz.

peki ne geldi aklima, hangi "wishful thinking"?

soylemem. iyice salak yerine koyarsin. sevmek salaklik. guzel hayaller kurmak ve bunlarin gerceklesmesini ummak, salaklik. olmayacak isler pesinde kosmak gibi sevmek.

beni rahatsiz eden sey su: bir turlu, kendimi belli etmeden soz dizemiyorum. ergen gibi. burada da boyle. anlatsana bir hikaye, kendini katsan bile (ki yapmayan olamaz; ne yazarsa yazsin biri, ne kadar iyi yazar ise yazar olsun, ille kendi olur icinde yazdiklarinin. bunun bir caresi yok. belgesel yazsan yine yok.) belli olmayan bir hikaye yaz. orada karsilastigin, yasadigin seyleri, sanki hayatinda hic gormemis gibi, sanki hicbiri aslinda senin dusuncelerin degilmis gibi dok gitsin aq. hem govdeni acmamis olursun, yerli yersiz atilmaya yer arayan yumruklara.

naylondan kul tablasi mi olur aq.


drafts

loving, wishing to be the one to be blame... ungone. not given up but destinyless... right after their path is closed, forbidden...

do you think it's easier chasing after a love which looks has only one who believes in it?

no. even harder while believing it's not only that way.

sometimes i think that's probably why i'm still around.


never

That ship has sailed,

and you're too hateful or proud to cry out to sail it back.

Whatever...

You know what... Love carries a courage, a blessing to the heart makes it brave, a gut comes along with it makes you alert n' alive to keep it, no matter what.

I just hoped you've had it too. Maybe a little passionate for a while, right?

I'm damaged in the soul, have been in hell for quite a long while. Sudden recovery would be a miracle.

But you don't believe in them if they're not brought ready and instant, do you...?

Not for me at least. I'll give you that.

You know, maybe fast food is not as good as one you've been sweating to cook maybe for hours. One has to cry for a decent onion slicing environment.

Question is, is it worth it, and which one we prefer and... anyway...

I've got stuff to do. Treatment is taking long when by myself.

No matter what happens, I would never leave you.

Never.


a

Bu gece bir bok yazmak istemiyorum. Bir bok gelmiyor aklıma. Ya da sadece bok geliyor aklıma. Ama bok mu, artık anlayamıyorum da... Ayrıştıramıyorum. Yaşadığım ortamdan kaynaklı olabilir. Her şey süslü, herkes süslü. En çapaçul benim. Belki de bok benim. Belki de kalan herkes bok. Ya da görüntülerimizi siktir edersek; hepimiz bokuz.

Başlık bok olsa daha iyi olabilirdi ama... Ama bokun adını koymaya gerek var mı? Zaten kokusu ile, tipiyle belli etmiyor mu kendini. Peki ya üşüşen sinekler... Onlar da mı bok yoksa? En çok boktan çıktıklarına göre.

Bok dediğin gübre olur, çiçek falan yetiştirirsin. Neden demet demet bok taşıyor herkes birbirine ve neden bu uzattıklarına karşılıklı figen muamelesi yapıyorlar?

Galiba ben üşüttüm. Galiba herkes iyi, ben bok. Ya da herkes iyi, ben de iyi olacağım ama bok gibi görmekten vazgeçmeliyim.

Hayır, evreni kurtarmaya niyetim yok. Tanrı ile baş edemem. Karşıma çıkamaz, anlatılanlara göre çıksa da benim bünyem dayanmaz. Bu kadar karışık olması gerekiyor muydu? Gerekmiyor olsaydı piyanonun seksen sekiz tuşlarından sadece, ne bileyim, seksen sekiz şarkı falan çıkardı.

Ama işi zor. Altından kalkamayacağı yükün altına girmiş gibi. Tabii benim tahayyülüm yetmez buna di mi... Yetmeyecek şekilde yaratılmışım. Güncellemeler hep nesilden nesile gidiyor, yapay zekadaki gibi. Ve her güncelleme ile çaktırmadan kısıtlamalar ve sansürler...

Of be evren, eninde sonunda tüm küfürler senin sonsuzluğuna dahil oluyor. Her mevsim de Nisan yağmuru yağar mı be?...

Birkaç zamandır hep bok. Çeşmeden akan su da bok, yıkanmak da para etmiyor.


Mr

Are you avoiding me, Mr. Myself?

No, she does not love you. Yup, actually she never did.

Yez, no one cares about you any special. Just a few, just a little within normals.

No, you're not even close to be a good artist; in none branch. You don't even need to shy about what'd you feel like to share in no time. Trust 'it', nobody watches, nobody listens.

No, no one else will discover that. That thing. Soon you're mental situation will disqulify the matter, for good.

You don't need to prepare to die. Let it go. You'll know when it welcomes you. Best wish should be the quicker, the better.

The Universe is dying.

We're all in that playing our part.

And he is right: "Everybody lies."

And, anything you quit, adds one more pile to top up the total exodus: death.

They want to play. You don't like it. Then you're out.


|\|

Bir an once kendimizi kaydedelim. Bu gece turkce. hepsi kucuk harfle. ilk iki cumle, acilis yillarinin otomatik torpillilerinden. onlar kodamanlar. zaten sen okuyacaksin, baska kimse okumuyor bunlari. ben de aslinda oyle istiyorum. icimde ne var ne yok, ne bok, ne kafiyesi bulunmasi zaten abes olurdusu, ne de ne var ise; herseyi gor. 

cunku ben senin icini goruyorum. bugulu. yanlis dusunulebilecek kadar sisler, yamuk yumuk camlar arkasinda oluyor bazen. kendini saklamak istiyor; zaten orada bulunmus olana…

bu senin icin tum gucunu; elin, ayagin, ruhun, dilediginde jiletten keskin olabilen bakislarin, ruhun, atalarinin sana bahsettigi ve arkasinda tuttuklari tum sprituel gucler; hepsiyle; tum gucunu inkar etmeye adayabilecegin kadar haz etmedigin bir sey.

--

oynamaya daldim. "bana bana gel, gacma gozel". bir de bunu dinliyorum di mi… ne zannediyorum kendimi bile denmez. daha ucuk bir sey. deli desen… eh… onun da bir ic tutarliligi ya da bunyesinde haysiyeti vardir di mi?… ya benimki ne? meczup? olabilir, anlamini tam olarak bilmiyorum aslinda ama kulaga yakin geliyor.

her hey iseler… ben kendime bir bakiyorum; benden ne gitmis, hangi alisverisi yapmis bu bunyem bu olasi ithamlar icin… ne vermisim en cok… zarar? elbette!

en cok kime?…

baska?… yok, onu demiyorum. tabii ki benden sonra en cok sana. baska ne vermisim kendimden?

para? no. ben borclu cikarim. utanmaliyimdir belki de bundan. ne peki? yazmiyorum, belki dalga gecersin. gecmisligin var. smiley yok. koymayacagim.

ben konuyu unutmak istiyorum artik. yani, soyle: her zaman, her zihnimden iki cift laf cikmak istediginde dallar, govde ve budaklar ve kokler birbirine karisiyor yer ve gok calkalanmaya basladigi icin. takdir edersin ki burasi benim yerim ve simdilik istedigim gibi at kosturabilme hakkim oldugu icin bencilim, benden bahsediyorum; o bakimdan… (oysa seni iki gun sonrasindaki sabaha kadar dinleyebilirim. bunu 24'te birini kimseye yapamam. bir de uzatabilirim, cunku sen istedigin zaman sayfayi kapatabilirsin. sonra gelebilirsin. gelmeyebilirsin de… ozgursun. burayi bilmeme hakkina bile sahipsin, ki muhtemelen zaten oylesin de, ben her nedense… neyse. diyordum ki, icimdeki yer ve gok birbiri ile havada iki karga gibi kapisiyor; biri mavi bir kara kahve…

seni degil, konuyu… seni unutmak isteyip istemedigimi bilmiyorum. sanirim o duyguyla mucadele etmek yerine tepemde tepinmesine itiraz etmekten vaz gectim. bazen dinlemiyorum. fark edebilirsin buradan. bugun, yani simdilik, degil tabii.

bir de, beni anlamayin yazmistim ya; onun gibi bir seyler. oyle…

ne bileyim. canim sikiliyor. yani…canimi sikan cok sey var. sadece bu yazmak icin gelistirdigim arayuzde, yag gibi akiyor her sozcuk… bir seyler yapiyorum aslinda. bos mu isler… bakalim. cok gereksiz seylere kafayi takiyorum buralarda ben. cok gereksiz insan var ve her zamanki salakligimla (basit cikarlar uzatildiginda karsindakini iyi zannetmek… sikim hiyar diyene tuz alip kosmak da derler.) gec fark ettigim… ve gormek zorundasin burada onlari. karsilasmama sansin yok. bilakis, o gun kimi gormek istemesen o cikar karsina. ya da daha az huysuz bir kafayla (sayet oyleysem. galiba epey oyleyim ama bu her zaman, her sey  huysuzluguma mal edilecek diye bir kaide yaratmaz.) o gun kimi gormen, o insanla senin diyalog kivami, ayari, icin iyi olmayacaksa o cikar. her zaman gulumsemeni bekleyen basitler mesela. ya da boylarinin kisa oldugunu hissetmesinler diye alt basamakta durdugun icin sana burun kiviran tipler… ya da bunlar gibi mallar yuzunden suratin asik oldugu icin, hala gulumsemek istedigin ama gulumsemek yerine kusmayi tercih edecegin bir gunde oldugun zaman falan… 

insanin arada kendisini gormemeye de hakki olabilseydi keske. "bugun kendimle gorusmeyecegim; o da, ben de biraz dinlenelim." vay. guzel olmaz miydi? benim icin harika olurdu. ama oyle bir sey yapacagim anda telefonlarim calmaya baslar, "keske biri seslense…" diye yalnizliginin gurultusunden kacmaya yer ararken kimselerin ellesmedigi kanallarima bir seyler gelir "hop! yok oyle yagma. sana cilenin doldugunu beyan eden oldu mu bakalim. devam kocum. panigin biraz az gorunuyor, hemen kahve yapiyorsun! {[erase clipboard]; [reboot!]}"

  • bi kahve yapayim ya, ayikamadim ben bugun yine, n'oluyo amk.

yap tabii. ben bir sey anlatiyordum, neydi ya…

neyse, en azindan hic unutamadigim bir sey var… haaaaaa… simdi anladiim… demek ondaan… ben baska her seyi unutabiliyorum, unutturulabiliyorum diye seni silemiyoruum… anladim be sonunda.

e, ama neden…?

"cunku her sey yoluna girer. her sey onarilir. her sey guzellestiri(bam!)

-sus.

  • ben nedense bundan daha once bahsetmistim gibi geliyor zate(bum!)"
  • sussana aminakodumun!

gelir.

hep ayni seyleri yazdigimin dusunulmesi… bir de ben kendimi resetleyebilsem… alkol, muzik, acem sarmasigi… biraz. gozyasi… hic. insan rahatlar di mi? yok. istemiyorum.

neden?

"istemiyorum."

benim problemim ne biliyor musun? belki sormussundur. onu da biliyorsundur ya. kesin soylemisimdir. tekrar ettikce anlamsizlastigi halde tekrarlamisimdir.

ben caydim. gucsuzlugumu hatirladim. yakalamissin zayif yerimden, kime olsa aynisini yaparsin. izin alinmis. bunu herkes yapiyor. yapabiliyor.

ne guzel di mi?

ne kaldi yanina? sana ne kaldi benden, boktan olduguna inanmak icin zarara razi oldugun hatiralar disinda…?

istemedin.

ben de oyle istemiyorum. yani "istemiyorum"u istemiyorum. hic istemedim. yoksa seni ayarlardim. yoksa su yandakini de ayarlardim. ayarlarim. o kadar kafam rahat olsaydi.

ben, bayagiliga, hele de yucelttigim insandan ve sirf bu yuzden bana gelen bayagiliga gelemiyorum. belki de icimdeki yer-gok bu yuzden donenip duruyorlardir birbirlerinden limeler kopararak gagalasarak.

"anlasabiliriz." dedigi icin insani kucultmek. bagliligi yuzunden hor gormek…

sonra "uyan!". 

dun aksam "askitom en iyi ve canim arkadasim" ile seni yuzerken hayal ettik marmara'da; bana gelmek icin marmara'yi yuzmeye kalkismistin. o cok eglendi. ben de guldum epey. o dertlerinden bahsetti, ben dinledim (inanabiliyor musun?). sonra baktim, dertlerine care yok, kendi de biliyor. "neyse…" dedim, "en azindan benimki bana donecek. sukredeyim halime."

patlattigi kahkaha yuzunden balikci teknesi bir anda kokledi gazi, agi suya biraktilar da gittiler. sahil guvenlik geldi, epey bir spot tuttu bizim taraflara (caktirmadik), birkac aksamci, duvara isemek uzere tuttuklari cislerini altlarina kacirdilar, yan restorandakilerin yarisi hesabi odedi kalkti, kalanlari da telefonlarina sarildi, saniyorum yakinlarini aramaya basladilar. muhtemelen dut olmus bir dayi -nereden gerek duyduysa- oradan denize atlamaya kalkti, kafayi yardi.

daha gecen yil diktigim uzumun salkimlarina bir sey olmadi. oluyor sevince, dayaniyorsun. tam alti adet. ben sekiz demistim ama ona dememistim. o yuzden normal. her sey normal.



F

Ben burada, ne bileyim...

Canim yazmak istiyor diye yaziyorum. Aslinda cok da guzel bir seyler yazmistim, hemi de uluslarasi anlasilabilecek ve her halukarda yine cok az kisinin anlama ihtimali oldugu olacak bir seyler... Sonra n'oldu? Dur, daha bitmedi... Bir seyi duzeltmem gerektigini hissediyorum. Sadece cok az kisinin anlayabilecegi olmasi iyiler tarafindan tercih edilecegini garantilemez. Iyiler de tartisilir, kotuler de. Zaten mesele bu degil. Ben mesele sozcugune taktim galiba. Bu bir islev kazanip zihnime "netle bunlari, pivot yap kendine, yoksa delireceksin, geri donulemez bir girdap yaratiyorsun ve ortasi o kadar yogunlasiyor ki... kara delik. her neyse...) evet, zaten acilmis bir parantez yokmustu.

olsun, be.

turkce'ye riayet edildiginde bazen bazi seyler, bazi baska anlamlara da gelebilirler. Biraz egzantrik bir sey sezdim, "mesele" sozcugu ile kazik kakma imecesi yapmamizi andirabilir olan "olsun be" ile ilgili. bunu uzerime yazdim ben. epey takildi. otur felsefe sinifinda, tartis sabaha kadar. hof! dusunmesi bile korkunc bir sekilde yorgunlugumu hatirlatiyor. ben yorgun muyum? aaa, bunu kendime sanki ilk defa itiraf ediyormusum gibi geldi. Oysa yakinip duruyorum aq. <- Su cumle bile yakinip durmak. Baska ne olabilir yani, ama demek istedigim: O derece!

No, please.

Benim bunyemdeki sirayeti biraz sonuna kadar acikken vanasi koptugu icin kapatilamayan bir itfaiye hortumuna benziyor. Neyin? Askin.

Bir tuhaf durum da, hemen herkesin icinde boyle olduguna inanmak. Yani, en azindan biraz. Bilmiyorum, kafam iyiyken iddiali olasim gelmedi bu konuda. Neyse,

Ben bu hortumu tutabiliyorum. Yok lan. Bu benzetme tutarli olmadi. Uzerine bir de hortum mortum... Ne diyon olm sen? Aile var burada. Teminceneler hep yalniz orospu cocuklari doluydu ama tek basina masa isgal ediyorlar diye sutladik, simdi aile. Hep aile buralar. Amk.

Niye kufrettigimden emin degilim ama sanirim bu fesatliktan, hasetlikten degil. Herkes daha iyi olsun, ki benim dunyamda da iyi seyler olsun kafasindayim ben. Kimse de sevmiyor beni ama amk. Yani bence oyle. Ben kibirli adamim, sanki kendim bir sikmisim gibi, baskalarinin sevgisine mana bulur, umugunu sikar, gotune sokarim. Sonra da niye yalnizim...

Kendi kendime gulunce daha mi tatli oluyor lan?

Höst! Yok oyle bir sey. Sen niye yaziyon o zaman bunlari? Sacmalama. Bir daha kendini dovme. E, dovmuyorum kiii. Seviyorum ben seni oglum. Aaaa, sen olmasan ben n'aparim!? ('Mesele' de bu degil mi zaten)

Her neyse, ana konuya donelim. Yani olmayana.

Varsa da gecmis olsun. Dogaclama dedigin, gecmise takili kalsaydi, hicbir cicek cicek acmaz, kokten ciktigi hali, tipi neyse, o sekilde yukari cikar, off... Ben benzetme yapmayim bu aksam. Bak, eller'm guzel akiyor ama... Her nedense hata yapacagimi dusunmeden yaziyorum, ve yaziyorum. Genelde dakkada 120 karakter falan basarim; en az 50'si backspace tusu olacak sekilde. Halbuki ritmi severim ama trampet gibi o delete tusunu dovup durmasam olmaz. Bilincaltim bile pismalik duyulacak seyleri yapip, pisman olmaya mikrosaniyler bazinda meyilli. Bak, yukari pismalik yazdim pismanlik yerine mesela ve su an daha yavas yaziyorum, cunku  calisan makinenin orasini burasini biziklamaktayim, bir yerinden buhar fiskiracak onun, gotu basi yakacagiz. Rahat duramiyoruz. (Biz: ben, ben, biri daha bilmiyom kim, ayrica yine ben oldugunu iddia eden bir mal daha var, onu sevmiyorum. O da beni sevmiyor. Ben de onu sevmiyorum. Falan ama bir sekilde ayni bunyeye hapsolmusuz, bicareyiz. Yani, pisMallik o, pismis mallik. Yine her neyse, kendi kuyrugumuzu kovalayip, her firsatta yine kendimizi ciyaklatacak isiriklar atmaya devam! 

Durup durup, ben bir sey yazacaktim galiba ya, yazasim var ya. Yok ya. Var ya. Valla mi ya. Ya bak ne diyecem, sen ayni zamanda yemek de yemek istiyorsun di mi? Evet, bilmiyorum. Mutfaga gidince tam tersine donuyor. Evde rotoru ben olan bir elektrik motoru yarattik. Ne skime yarayacagi mechul ama olsun.... iiiiiyk! (fren ciyaklamasi) Sen seyirciye mi oynayacaktin???

Nooo. Asla. Yook.

Hadi lan.

--

F ne icindi? 

Ne bileyim. Ya... Ne guzel bitirmistik, gonderiyorduk. Bok mu vardi takildin "F"ye.

Duygularimiz da galiba bunye gibi ortak, ben de sikleyemiyorum seni.

Iyi, Figen olsun. Ilkokul askim degil, cicek demeti olanindan. Ve su an "let's let love give what it gives" diyen Bruce Springsteen sarkisi caliyor. Guzel.

Hortum yerine bir sey bulsaydin bari...

Bulayim. Insanin icinde sevgi bitmiyor. O manada. Nereye gidecegi, kalip kalmayacagi, bitecek mi gidecek mi olacagi, o degisir. Degisiyor. Tamam, keske. Ama kendisi bitmiyor. Asla mi bitmiyor? Yani, bitiyor ama, bittigi kisi zaten oluden farksiz ise bu fark daha beteri oldugu icindir. 

O zaman, niye birbirimize kasiyoruz amk?

Ben onu olsem anlamayacam. Oyle gidecem ben, giderken.


an

Aslında mesele anlamak değil, anlamaktan usanıp, artık arada canın istediğinde anlamak için okumak. Başka şeyler düşündüğünü fark et beni okurken. Düşündüğünü fark et. Hatırla. Benim ne yazdığım radyoda dinlediğin alelade bir program gibi olsun. Evet, radyo. Gözlerini tutan bir yayın ama kulakların senin. Ben beynin ve ruhun da senin olsun istiyorum. Çünkü, o kadar da - bir seferde anlaşılmak isteseydim, daha özenli olmaz mıydım?

Olabilir miydim?... Ayrı konu. Muhtemelen olamazdım ama hep olabilenler mi yazacaklar?

Yazdılar, da, ne oldu?

Sen kafanı istediğin yere ırgala okurken. Arada sessizleştiğinde belki denk gelir seni yakalayacak bir kuple bu yayında...

Anlamaktan çok yorulmuş ya da anlayamamaktan...

Klişesinden olmayan bir an'layış peşi olsun buralar genişçesinden bir şimdilik...

Hoş geldin.



mum ve çamur

ateşten korkmuyorsan, gel yine mumlarla oynayalım.

sevdiğin, sevip de en çok sevebileceğin adam seni hak edemedi. eyvallah.

ömür boyu mahremiyet mahkumuyuz.

amk, ona da eyvallah.

belki de hala tek mağdur sensin. e, herhalde, di mi, yani...

ha!! ...ona da eyvallah.

benden hepsine, her şeye eyvallah.

içim rahat, kafam rahatsız ama, gönlüm mandanın yattığı çamur gibi ferah.

bombok gorunuyor ama manda... orada rahat.

manda kendini seven bir hayvandır.

butun hayvanlar kendini sever.

içime bu camurlar boşa dolmadı.


aura

bu akşam bütün meyhaneleri dolaşmadım. İstanbul'da da da da de ği lim.

Kekeme olmak istersen bu çok kolay. Tüm korktukların başına gelebilir. Yeter ki korkmak istediğin şeyin yaratabilecdeği korkuyu öğrenmeye çalış. Evet, öğrenmek her zaman iyi bir şey değil. 
Ve bazı öğrenimler, elde bulunan ve belki henüz tarifini yapamadığın başka şeyleri götürebiliyor. Bazen bunun geri kazanılması imkansızlaşabiliyor. Ya da geri kazandığında eskisi kadar duru ve kolay olmayabiliyor.
Bunları muhtemelen birileri daha önce düşünüp incelemiştir, elemiştir, anlatmıştır vesair.
Ben bu yüzden okumayı sevmeyebiliyorum. Hele de, her nasılsa, bir zaman(lar) bir şekilde kafayı yorduğum (yani düşündüğüm - yorulmak burada bir deyim gibi: Düşünmenin yorgunluğu düşünürken olacak hale gelene kadar epey bir yüklenmek gerekiyor zihne. Şayet ittire kaktıra değilse, gelişigüzel gidiyorsa; yani, oyun gibi gidiyorsa, bunu yaparken (düşünürken) yorgunluk hissetmiyorsun. Karışık konu, belki sen de düşünmüşsündür. Çoğu insanın düşündüğünü zannetmiyorum ve bu parantezi, içindeki parantezleri de hapsederek kapatıyorum. Umarım dağıtmış olabileceğim zihninde bunların bir paket olarak ayrı yere koyabilir ve öncesine devam edebilirsin. Umarım ben de kafa yorgunluğumun vırvırlarını dinleyip vazgeçip yarıda bırakmam.) konularla alakası olduğunu hissettiğim ya da duyduğum bir şeyler ise.
Neden?
Bir şey mi sanıyorum kendimi? Evet, elbette, ama konu bu değil. Mesele görüş açısı ve tonlar ve bunları işleyiş ve her ”karakterin” kendi perspektifinin ister istemez yaratacağı kısıtlanmışlıkları, gedikleri ve kusurlarının kaçınılmazlığı. Mesele bu, böyle bir şey.
Kahvede bayat bir çayın hesabını yapan Remzi Abi'nin ağzından duymayı istemeyebilirsin hiçlik felsefesini, fakat bir ara böyle şeylere kafa yorduysa, Friedrich'in atladığı bazı enteresan şeyler duyabilirsin. Yani bence böyle.
Her neyse. Bu gece konu aura mı? Yoo. Değil. Neden? Bilmiyorum. Peki dağıttığın konuyu topladın mı? Ana konuya döndün mü? Emin değilim.
Bakasın var mı? 
Yok.
Yazasım var ama kafam yerinde değil. Evde mi oturmalıydım bu akşam.
Ben biraz kusayım...
Burası yeryüzünün acaip bir yeri. Her yeri sinek bastı. Tolstoy romanlarındaki gibi değil ama yine de sinir bozucu. SAvaşmaya değecek gibi görünmüyorlar ama yiyorlar ve yapışıyorlar. Karasinekler insanlara çok benziyor espritüel yaratıklar. Taşşak geçmeyi pek seviyorlar. Kovalarken ”Sen beni mi yakalayacan lan inek!” diyip, meydan okur gibi ağzına ağzına da gelebiliyorlar insanın. Bu sene benim kanım da tatlı herhalde. Kimse, ama hiçkimseyi sinek kovarken ya da sineklerden rahatsız olurken görmedim. Bende bir dangozluk mu var diye kıllandım bir ara. Belki de sinekler yok ve ben öyle zannediyorum...?
Yok. Avlarken beni görüp, acımasız olduğum için beni eleştiren bir arkadaşım var. Evet, iyi bir insan kendisi. Yani öyle görünüyor şu ana dek (Bittabii şüphelerim var; olmaz mı...). Ona konmuyorlar. Belki de rahatsız olmuyor.
Belki ben abartıyorum ama neyi sevmiyorsam bana geliyor ve bundan çok usandım. Sevmediğim saçmasapan bir kuş var mesela. Sesi de berbat ve bulunduğum yere taşındığımda civarda o kuştan bir tane bile olmadığına yemin edebilirim. Geldiğim yerde vardı. Doğudan batıya doğru gelen, sünepe, aile kavramı iki tane dalı üstüste koyup, geri kalanı o dalların altı, üstü, her yeri dahil sıçmıklarla kurulmuş, yavrusunu çok siklemeyen ve iğrenç ötesi, gıcık mı gıcık, hiç bir özelliği olmayan, ortalama ama ortalamalığı ile boktan bir sesle sabahın köründe tam ben uyanırken öten (buna da ötmek denirse tabii) rezil bir yaratık. İnsanın dibine kadar gelecek kadar sünepe, yapışık, ancak elinle tutacak kadar yaklaşırsan az öteye uçan boktan bir kuş. Sevmiyorum ben kuşu. Akbabaları, kargaları, hatta penguen yumurtalarını, tosbağa yavrularını yiyen martıyı bile severim ama sünepe yaratıkları sevmiyorum. Ve bunlar hep beni bulur ve angaje olmasın diye dua edip saklanır halde bulurum kendimi. Bir şey yapamıyorsun ki aq?
Sadece kuş değil. Bunun insan versiyonları. Bunlar daha da boktan. Baş etmesi namümkün. 
Erkeklerin boktan bir yönü var. Evet, hemcinslerim oluyorlar ama boktan yaratıklarız ve bazılarımız daha da boktan. 
Bazıları...
Biri sana kur yaparken görünce, normalde istemeyeceği o dişiye sulananlar mesela. Evrimleşmişiz ve yeryüzünün en yüce varlığıyız ya biz. İşte ben bunu diyene en şakşaklısından, başparmağı aradan haykırırcasna, yırtınırcasına çıkmış bir ”Nah!” çekiyorum. Belki sesi oraya kadar gelmiştir. 
Özetle sünepe yaratıkları sevmem. Auram yükselmiş olmalı, sinekler sadece beni yiyor.
Belki herkes gibi, belki biraz ya da daha biraz fazla, götüm kalkmaya müsait. Ama bilecem kendimi. Yani en azından bunu bileceğim ve kararsılıklarımla kendi hayatımın 'karar'ması için bilinçdışım elinden geleni ardına saklayacak ve uygulayacak.
Ben, ne yaparsam yapayım, yalnızlığıma devam edeceğim. Kaybettim ben; beni iyi edecek ve benim iyi edeceğimi kaybettim.
Bu yüzden, sonsuzluk, sonsuza kadarlık... Bombok olmasa da, arada yüz güldürecek olsa da sike sike, hatırlatıp sikerte sikerte...
...kederli.

Just

Bir güneşe yandım, güneş de bana yandı.
Benimle karşılaştırılması bile abes olacak o koca kütle, benim hayatım ya da yangınım ile karşılaştırıldığında, sonsuza kadar yanmaya mahkum. Ben ise yandım ve bittim. Defterim kapandı ve o kadarıyla da yetinilmedi. Bundan sonra benden yakmak için hammadde bile olmaz. Olması için muhtemelen güneşin beni içine kadar alması gerekir, o basınç ve sıcaklık altında belki tekrar yanardım ama beni nerede bulacak da, nereden kaale alacak da yakacak bir daha. Evrenin saçılan parçalarının arasındayım, bir yıldıza tekrar denk gelme ihtimali her geçen süre daha da azalıyor. Tekrar birleştiğini hiçbir zaman tükenmeyecekmişçesine yanan güneş bile göremeyecek; en azından halen yanıyor olmayacağına bahse girerim. Kazandığımda nasıl haber verilebileceğini bilmiyorum ama umurumda olacak mı?
Yoksa bir mahşer yeri mi var? Ha, evet, onu da biz keşfetmiştik di mi? Yok... Lütfedilmiştik bunları bilmekle, her şeyi yaratan tarafından... Oldu canım. Soğan cücüğü tatlı bir şey. Sen de çok tatlısın böyle düşündüğün için. Soğan cücüğü yedikten sonra kokan bir şey. ...
Bir güneş tarafından yakılan tek kişi değilim elbette. Bu onun büyüklenmesine neden oluyor. Bir araya gelebilen maddelerin yarattığı bir yangın. Bir araya gelmek istiyorlar ama içlerinden bir şeyler, zincirlemeye dönüşecek bir devinim başlatıyor ve yanıyorlar; hepsi. Yananlar, yanıcılar baskın oluyor. Kendilerini yakarak bir şeylere can da veriyorlar. Mavi bir gezegene. Suyunu dışarı uçurmayacak kadar ama donmayacakları kadar. Bir maddenin, daha doğrusu bir karışımın çoğunlukla akışkan kalabilmesini sağlayabilecek bir ortam yaratıyor bu yangının ışımaları.
Sonra ne oluyor. O küçük, kuyruk olmuş bu yangın koşarken peşine dolana dolana gidip duran mavi kürenin üzerinde de olanlar oluyor. Bir maymun türü, kendi türünün en üstün olduğunu beyan edebilecek kadar gelişiyor. Bunu ifade edebildiği ve diğerlerinin ifade edemediğini düşünmesi belki çok saçma ama bir başka koz daha alıyor "eline". Eli var ve bir şeyleri fırlatabiliyor. Öğrendiği en iyi şey, en çok kendisine yarayan şey, kendi bünyesi dışında bir şeyleri kullanarak fiziksel güç deklare edip bununla gezegendeki her şeyin... eee... amına koymak. Kendi yaşam süresi göz önüne alındığında epey bir zaman bu şekilde düşe kalka, kaybola varola gidiyor. Daha önce kendi sonunu getirip getirmediğine dair fikirleri var ama ispatlayamıyor. Aslında nereden geldiğini bile ispatlayamıyor ve sırf bu konuda mutabakata varamadıkları için de birbirlerine girip duruyorlar. Kendilerine en çok benzeyen türlerin kabileler arası savaşlarından öte bir hale getiriyorlar durumu. Her ama hemen her konuda bir kapışmadır gidiyor.
Öyle kaptırıyorlar ki kendilerini buna...
Bugün oluyor. Şunları yazdığım zamanlar geliyor. Minik anlar bunlar. Sonrasını bilebilen vardır. O kişi ben olamıyorum. Ben, cephelerden birinde, hangi taraftan olduğuna bile karar veremeyecek kadar tiksinti ve korku içinde saklanıp, öteki gezegendeki manitasına telgraf çekmeye çalışan budala bir gazeteciyim. Aralarından gitsem yalnızlıktan, kalsam onulmaz bir orospu çocukları silsilesi içindelikten arıza yapıyorum.
Raporlarımı verdiğim tek kişi ve tek kişi dahi anlamıyor raporlarımı. Daha üzücüsü, umurunda bile olmadığını zannediyorum. Benim tahtalarımın eksik olduğunu düşünüyor muhtemelen. Haksız sayılmaz ama bence bu dahi iddialı olabilir. Eksik olmalarını bırak, pürüzlü tahtalar. Kim bilir kaç yerde typo var, kim bilir kaç defa üzerinden geçilmesi gerekir ama hem dışarımdaki hem de içerimdeki savaştan bezmişim. Birilerinin haberlerimi okuması bir hayal ve soluk. Asıl mesele izanımdan bir şeylerin kalıp kalmadığını kendime ispatlayarak su serpmek. Biraz oyalar belki sonu... O sözcük. Kullananlardan ötürü tiksinti duyacak hale geldiğim sözcük... Yazmayacağım o sözcüğü.
Birinin alev aldığını hayal etsene. Filmlerde görmüşsündür. Onlar da sonuçta gerçek hayatta olanları taklit ediyorlar...
O kişi, yanarken, gitmek istediği, sönüp kurtulacağından emin olduğundan yüzde yüz emin olduğu yere doğru olsa bile dosdoğru gidebilir mi acıyla debelenmekten?
Düşüncelerim bu yüzden uzuyor. Birazdan bir kurşun daha yiyeceğim, kızarmamış yerlerim kaldıysa onlar da kızaracaklar; kimin ateş ettiği, kimin kimyasalı püskürttüğü belli değil. Zaten hepsi robot. Drone'lar işte bildiğin, ya da yeniçeriler, sen seç... Napalm yalayacak belki her tarafımı ama uzatıyorum. Tamam uzatmayayım... Nereye gideceğim ki? Sevdiğime dönmek istesem... İstemem mi, hem de nasıl. Ama ne yöne gidebileceğimi bilsem, kaç bin km gitmem gerektiğini bilmiyorum. O nerede? Onu da bilmiyorum. Diyelim bir mucize oldu, canlı kaldım kıyıya köşeye inanılmaz ötesi bir korkaklıkla saklanarak ve ulaştım kendisine... (çok büyük çoğunluğunuz korkak ve namertlerin soyundansınız, biliyorsunuz di mi? Cesur ve mert olanların hepsi aptallıklaryla birbirlerini geberttiği ve saklanan korkaklar sadece üreyebildiği için. Her neyse...)  Beni daha normal halimde bile görmüşken bırakan kadının karşısına bu halde çıkmak...? Oooo, hatırlıyorum, hiç de erkeksi değil: "Sana ihtiyacım var adam olmak ve bir şeyleri başarmak için. Sensizken elim ayağım kesiliyor."...
Herkesin birbirini yakmaya ant içtiği dünyada, bunu söyleyen bir adam. Ahahah. O zamanlar da uzatıyordum. İspat çabası, eline yüzüne bulaştırmalar... Tahtalar gitti benim. İskelet de yanıyor. Ben daha fazla oyalanmayayım.. Ne anlattığımı unuttum. Keşke sarhoş olsaydım da bahanem bu olsaydı. Burada kolonya bile yok!
Hah, hatırladım. Üstelik aradan çok da zaman geçmeden. Nedense birleşmek isteyen varlıklar olup, birleştikçe birbirimizi yakıyoruz ve sonumuzu getiriyoruz. Güneş gibi. Evrende yiyeceği haltın sonunun boktan olacağını, yanmak, yok olmak olacağını düşünmeden hareket etmeyen bir şey var mı?
Ben ikimizin gizli bir alternatif olmasını isterdim. Örnekleri vardı, biliyorum. Onların soyu tükenmesin istemiştim.
Şimdi bu benim de sıkıştığım cephelerdekilerin hepsi gitse yine bir şey yapamam. Çünkü sevincim kalmadı. Sevincim yanımda olsaydı, burada bir kuyu kazardım, tulumbayı çakar, pompalar durur ve yeniden yemyeşil yapardım her yeri. Yaşama sevinci için pompa çok önemli. 
Evren bunu istemiyormuş, dağılan spiralist yapıya aykırıymış..., çok da sikimde olmazdı, çalıp çalabileceğimiz bir ömür, sonrasını bileni bilen yok. Sen istemedin, ben de anlatamadım.
Uzatmayayım, ya da uzatayım; kafaya takayım ya da takmamayı kafaya takayım... Kendim çalıp kendim oynadığım için bir problemin kendisi dışında bir problem yok. Ellerim tamam da, gönlüm yandığı için, anlaşılır değil ifadelerim. Yananı anlamaya çalışırken yanmamış mıydım...
Benim dünyam hâlâ cennet. Zor ama. Böyle olmaz.
Kolonya mı?


sindirik

Bugün, dünden önce geliyor burada. Çünkü dün aşağıda, bugün yukarıda. Oysa devam etsem durmadan, yarın da aşağıda olur ve tarih böyle de bir şey olabilir mi? Biz guguklu saatlerin ibrelerini hep aynı yöne, hep kendine, kendi adını dahi verebilmiş yöne döndürüyoruz diye zaman hep böyle mi yapıyor? En azından zik-zak yapmıyor mu? Ben yine de biz çizgi koyayım o/araya, en azından alta attığımız dün, bugün ve yarınlardan yerini böyle ayırsın. Kendi içlerinde nerelere gidiyorlar kimbilir bunlar...

Geri girip çıkmak? Ve tekrar girmek...

İnsan girip çıkabiliyorsa, veya tersine hukmedebiliyorsa*, zaman neden aynısını yapıyor olmasın. Sadece yataklık mı etti bunlara zaman, bunca zaman...? Başını sonunu bile kendi belirliyor ya da belirlemiyor, göt. Daha bize “nasıl oldu”ğunu söylemedi -belki ayan beyan ortadayken-; her biri eskimek, en azından bunamak ve eninde sonunda yok olmak zorunda kalan ve zamanı da hesaplayabildiğini zanneden beyinlerimize doğduktan sonra anlatıp öğrettiklerimiz ise hala düzlemlere sıvanmak zorunda olan analitikler; alti tane dosdogru direkleri ile...

Ben niye bunlardan bahsediyorum, dünün üzerine basıp şimdi? Çünkü bugün, daha doğrusu önümüzdeki 1-2 saat özel bir şey yapmak istemiyorum. Boş boş anlatmak istiyorum ama boş yaparken nasıl bir konuya girdim. Şaşırıyorum ama yerini bilsin bu şaşkınlık. Bir bok olması lazım şaşırmak için. Değer görmesi lazım, yoksa, kendi kendine şaşır dur; ne gereği var da başka gözlerden, başka beyinlerin içine sirayet etme hakkı yaratıyorsun?

Ama bugüne kadar kim, neyi, ne için yapmış ve bunların ederi nedir, ne olmuş, ne halde?

Yorulacağım şimdi. Çünkü konu kapsamı ve parametreleri...

Tanrım, zeka yaratmaktayız bir sürü, sanki kendimizinki ile baş edebilmişiz gibi. “Supply” yetmeyen beyinlerimiz için benzerlerimizi yaratıyoruz. Gerçekten gerek var mıydı ki buna acaba... Daha mutlu muyuz 20 yıl öncesine göre...

-

O zaman şöyle olsun. Yaratayım bir kendi dünyamı mesela. İçindekilerin mutlu olduğunu söylediğim hayali dünya. Tamam. Heh, eksik kalmıştı, o da olunca... Raporunu da alırsın, olur mu?

Olmaz, öyle değil. Simülasyon yapıyoruz, yoksa çok şükür ki, sessiz sedasız oturan ve işime, kafa durumuma karışmayan (karışsa, daha beter olacağımı biliyor sanırım) Winston Churchill’in, oradaki, varlığı benim bahsettiğim şeyle alakalı değil. Orası apayrı bir konu. Bu simülatör bizi gerçeklikten koparmayacak. Değil mi Mr Churchill? Yoo, arama motorlarına oynamıyorum. Seni kim hatırlar zaten aq. Ayrıca arama motorları bunları yemiyor artık, sadece ve sadece delirmekle ilgili barışıklığım için senin olmayan varlığını kullanıyor olabilirim. Ve ayrıca, hani diyalog yoktu. Bugün kimin yanında otursan onun kendini iyi hissetmemesine neden olacak bir şeyler söylerdin ve bu yüzden muhtemelen bugün kimse seni civarında istemez. Boka sarmışlığa fazla alışkınlar ve bunu hatırlatmanın sonuçları pek de iyi olmayabilir. Yine ayrıca, sen hiç toy olmadın mı? Olmuşsundur. Ve her neyse; en azından seni yanıma davet edecek cesareti gösterdim. Bunu sayıyor musundur? O zaman ezme beni. Zaten yeterince tanışmıyoruz ve buraya hortlayışının yaşını dahi belirlemeye zahmet etmediğimiz için hitap sorunumuz da mevcut. Ve, bir sürü olacak sanırım bu ayrıcalar, ayrıca, ne kadar olgunlaştın ya da çocuklaştın ortalıklarda yokken? Nereden bileceğiz ve bunları belirleyecek beyin....

Heeey! Başka bir simülasyon yaratacaktık....

Konu nereden buraya geldi hatırlayabilirim. Yukarıdaki satırlara göz atmam yeterli olur ama yapmak istemiyorum ve nedenini de merak etmiyorum. Cahilliğin mutluluğu ile biraz dinlenebilir miyim?... ki, acaba,...?

Te, ne zamandı aşağısı?...

o zaman kesip koparayım, 3 günlük mikro takvim ve son günü belki boş sayfa; koparanın olsun.

---

Sindirilmişlik mi bu yaşadığım?

Değil aslında ama mideye indirilmişim aq.

Asidin içinde tepiniyorum.

Nerede bunun ülseri, bulsam, yırtsam...

O zaman da boka düşerim; sıçılsam da kurtulsam...

Hemen hemen hepsi, canlı canlı canlı yutulmuşların,

Kabullenmişlerin ve bir köhnenin bedeninin kanına karışmaya hazır kabullenişlerin,

Ergimişlerin içinde yüzüyorum.

Direnmeye davet, beni eritenlere gayret,

Yaşadıklarım bir bana hayret.

---

”*”: Girilip, çıkılabilmek.

P.S.: uf!


N360°

First laid down, for one,
Then trying for more, made also me upside down.
When it’s decided to be given up,
It stood after a full circle and raised us up.

“Aslında ben de seni seviyorum.” Çünkü ben çok hayalci bir insanım. Hayaller güzel tutuyor içimi, gizli gizli. Yoksa, baksana dünyaya, bok götürüyor herkesi ve herkesin, her şeyini…

Yalan değil. Ne ben yalanım, ne de söylediklerim.

Çalan tarzı sevmiyorum. Ama sözleri -ister istemez- dinliyorum ve kimin söylediğini, kim için söylendiğini, kimin çaldırdığını ve saireyi bilmiyorsam da; sen söylüyormuşsun gibi düşünüyorum.

Yok be, ne hayalperesti. Ben hayallerime tapmıyorum ki; bilakis, ben onlardan yararlanıyorum. Biraz hicap duyuyorum ama kimselerden değil, bizzat kendilerinden… Beni bağışlıyorlar. Çünkü mutlular. Çünkü, gerçek olduğu düşünülen ve beşeri mutsuzluktan boğulmamanın imkansızlıklarının sayısını belirleyen dünya bataklığından nefes alabilmek için çıktığım yer mutlu bir yer olmalı di mi? Mutlu olmayan bir yerde bir başına nasıl mutlu olayım?

Bunu, bölündüğüm için burada bitirmek zorunda değilim. Hiçbir şeyi de bitirmiyorum. Ben bitirmem. Bitirseydim, yaşlanmıştım.

Daha çok şey var.


silence certificate

Uçuşan bir polen bile birilerini hapşırtıyor.

Birkaç gün önce yazmışım ben bunu. ‘bile’ burada aşağılama. Değer miktarını belirlerken göreli hacimsel büyüklükleri sayıyoruz ve bu sonsuzluk içerisinde uzanan bir şey, yani -haliyle- kaidesiz olduğu için ‘manası adaletsiz’.

Bu anlamda eşitlensek, daha doğrusu, dünyalarımız eşitlense. Yani -sadece- benim dünyam diye bellediğim yerküre ile onun büsbütün dünyasını, uçuşurkenki bünyesini eşitlesek, muhtemelen 8 milyar kadar yaşayanı vardır ve en azından bunlardan birilerinin tasaları benimkiler gibidir; daha beter değil ise...

Tabii bu eşitlemeyi zaman kavramı için de zat-ali’lerini şişirerek ya da büzerek yapmak gerekiyor: Onun dönendiği uzayı ile bizim gezegenin uzayının frekansları eşitlenirse işler çok farklı hallere girer.

Bunun -da- yapıldığı bir evren var mıdır acaba?

Evren tek midir? Ya da bütün evrenler bir başka evrenin içinde midirler?

Evrenin en büyük varlığı benim bünyem olsaydı şayet; yani benden başka hiçbir şeyin olmaması gibi bir zulmün yalnızı olsaydım; ve kendimi de ben yaratmış olsaydım (her nasıl olacaksa: hiç olmayıştan kendi kendini yaratmak) muhtemelen şu anki vicdanımla (onu da ben yarattım aq) kendimden utanırdım. Çünkü yolduğum sivilce ile katledilen, işeyerek atmaya imtina etmediğim, göz kapağımda olmak varken kırılıp düşecek ayak tırnağımın ucuna mahkum doğmuş tüm hücrelerin feleklerinin çemberinin yampiriliği hep benim yüzümden olacaktı. Üstelik kulaklarımdaki hücreler ne kadar köle gibi çalışıyor olsalar da onların küfürlerini bana iletemeyecekler; ancak ve ancak canımı yakacak bir durum olduğunda bir şeylerin farkına -belki- varabilecektim.

Yani aslında tam bir sıçış olacaktım; sırf kendine çalışan, bencil bir sıçış...

Tanrı, bazı varlıklara düşünebilme yeteneği vermiş, ve bazılarına vermemiş di mi?
Kaya düşünemez. İnsan düşünür.

Belki de insan, böyle zanneden, bir ahmaktır.


Kim bilir? Tanrı mı? Ahah! Bilse de anlatamaz. Sonsuza kadar yalnız kalmaya mahkum başka bir varlık olduğunu düşünmüyorum. Şişme bebeğine aşkını ilan edecek duruma düşmüş bir insandan bile acınası bir durumda olma ihtimali var ve bunun için ne yapabiliriz bilemiyorum. Zira, dua bile ona ediliyor ve kel ilaç bulsa başına sürer.

About Silence Certificate: Ne alaka? Ya ona da geçen hafta, ...mı, ...ne başvurdum. Tam tersi bir durum var... Bünyemdeki bir şeyler nedense ısrar ediyor. Oysa ben çenemi şarkı söylemekten başka hiçbir şey için kullanmak istemiyorum.


olsun be II

from: olsun be

aslinda yazdim buraya ben ama anlami yok. cunku diyecegini caktirmadan zaten soylemis: “devam etmeli”

birak bu behzat c havalarini canim. o oturdugun berjeri ben icat ettim. sana kimlik vermeye, anlasilir gorunebilmen icin bir biceme sokmaya calistim ama ise yaramiyor.

cunku, tipki onun gibi, bir adim atmaya tenezzul etmiyorsun. senin adinin buyuk bir kisminda da ego var. yoksa ya benden istikarli olamazsin ya da beni de kendi seviyene cekersin. ama derdin, bokun, sadece yerini saglam tutmak.

peki o yasadigin beyaz kiriklariyla toz pembelesmis gosterdigim ama kapkaranlik olan oda(cik)ta, ben karnimi doyurmazsam ne ile bu havalari atacaksin?

“devam etmeli”ymis... he tamam. ben mi buna mani oluyorum? yirtindim lan devam etsin diye. seni tutan o kanli pompa gumburderken anlamadin mi? gerci tepetakla oldugun zamanlar oldu orada, ben yollarda hickiriklara bogulmusken. hala bile, o sarsintilarla duvarda duvara savrulup dururken “rezil” oldugumuzu falan dusunuyordun, di mi?

incindin mi guzelim?

evet, rezil olduk. istedigin kadar incin. simdi de kalibina sikis, orada o berjerinin yumusakligina hapsol. esir olan ve beni de esir eden sensin.

devam etmeli’ymis.

gotunu kaldir da sen devam ettir. senin cevirmeli telefonunun ahizesinin agzini...

seninle de mi anlasmam lazim her seyin yordamina varmasi icin? senin isyanlarinin yansimasiyim ben ve tabii ki sana donugum. ektigini bicersin, ayni hayatin bana dayattigi gibi.

ben ekmekten de bicmekten de usanmisim. ooo... kendimi acindirmaya basladim.

sence biz actik mi kendimizi tamamen simdi. yani bilip de okuyan uyaniklar beni tamamen cozmus sayilir mi simdi? tamam, cozulsek ne olur sana gore bir sey degil pek, biliyorum. bunu kaale aldirmaya calisiyorsun ve yalniz degilsin. o da oyleydi. beceremediniz falan ama... cozulmus mu oluyorum ben tum bunlarla.

anlasildim mi? ne bok, ne pislik, ne bayagi biri oldugum ortada mi simdi yani?

steril olan asagidaki mi, bu mu... asagidaki hala duruyor mu?

========

bak ne diyecegim: o konusuyor ya benle, cevirmeli telefonuyla her nasilsa bazen dunyami karartan bir isik hiziyla bana eristiginde... iste o konusmalari benim bile bildigim bir dil degil. anladigim, ama anlatma sansimin olmadigi bir dil. simdi romantiklik yapip gonul dili, kalp dili falan desem hatirladigim kadariyla oyle kolay kolay bozulmayan lugatinda “siktir oradan”in yerine tekabul edebilecek ne varsa kullanirdin. zaten sayfayi kapatmamak icin bile zor duruyorsun bazi anlarda ama okuyacaksin. buna ikimizin de yapabilecegi bir sey yok; olmayisina da, olusuna da... o zaman neden okumayasin ki? bittabii... :

o zaman neden okuyasin ki?

aslinda cevirmeyi deniyorum, kekeledigim zamanlarda, belki bir cumle ya da bir bakis ve hatta sadece bir durusla ifade edilebilecek bir seyleri sozlu ya da yazili olarak paragraflarca, tez yazar gibi uzatan biri oldugum zamanlari hatirliyorsun ya. butun sozcukleri bilip, hepsini yerli yerinde kullanabilip, bunlarla gercekten bir seyler anlatiyor gibi gorunup sonunda “ne dinledim ve ne anlatti bu amina koyayim??” diye kaliyordun ya... iste deniyordum. olmuyordu.

kisacik soyledigimde de, o hattan bana gelenleri aktarirken sanki cucugune kadar yontmus, kirpmis gibi hissediyorum. cucuk ile lahana sarmasi olmaz. benim gibi cucuk kadar anlatmayi beceremeyip, ortaya lahanadan baska her seye benzeyen bir “mal”zeme o ‘ilk defa yapilan lahana sarmasi’ni unutmaz.

al iste mesela: ben o guzelligin hakkini verebildigimi, verebilecegimi ifade edemedim. cig geldi gelisiguzel seyler bana. efendi oldum kendimce ama... meh... miyminti bir tip. aradigimiz kisi bu degil. 24 saatimi uyudugum anlarda dahi birlikte gecirmek zorunda olmak bana dahi illet geliyorsa, kim ve neden buna katlansin...

ayik asla cozemem bunu ben. ucuncuye uzatmak da ist(em)iyorum (kimbilir).

ama bu sabah bir tanesini yakaladim ve cama yazdim. hatta boomerang calarken oradaydi:

“I could fix that.”

evet, resmen bana bunu dedi. ve inanmazsin, bunun gibi seyler soyleyip duruyor bana. duymak istememeyebilemiyorum . evet, aynen okudugun gibi.

“gelecek, bekle!”

“bir anda her seyi, her seyi duzeltebilemezsiniz ama bir barissaniz, araniza kimse girmeyecek sonsuza kadar.”

“seviyor seni!”

“sana cok kizgin ama seni seviyor ve en cok kendine kiziyor. aslinda kizmasina gerek yok ama bunu ona anlatamiyorsun sen. bir duramiyorsun yerinde. kafayi cekip sacmaliyorsun. bunu yaptiginda benimle bagin da gidiyor bazen. oysa eskiden alkolu daha verimli kullanabiliyorduk. denize fiydirilmis kazagi istedigin ani hatirla aptal cocuk! o da seni kisitladi, birbirinizi yediniz aptallar gibi ama bitirdiniz mi? hayir! kavusmaktan baska careniz yok sizin mutlu olmak, biraz huzura ermek icin. birbirinize ihtiyaciniz varmis gibi yaratilmissiniz ve sen kendini ona anlatamadin. (tam bir sacmalik). evet. o gece baska olmaliydi. annen ne diyor: “evinden kovdun sen sevdigin kizi sabredemeyip.”. tam bir hiyarsin. bastan beri oyle olmasaydin... hayir cocum, hayir evladim, oyle degil.

sen, sensin.

bozuma ugradin. cunku sen her seye bagisikli olamazsin. senin guclu olduklarin farkli, onun guclu olduklari farkli.

ve zayifliklarini sevmiyor. hicbir kadin sevmez. ve gucunu gormedigi icin de kucumsuyor.

ne konuda guclusun sen ali? bunu da anlatacak misin uluorta. no.

aslinda olacak olan oldu. yes, “whatever will be, will be.”

===

nasil barisacaksiniz ki?

ben?

ben küs degilim ki? beni az sevdin mi ben hemen kalbimi avuclarina seriyorum zaten. mesele sen ve onun arasinda.

devam etmeli ise ben degilim buna adim atacak. cunku ben zaten sulh ve sevgiden yanayim ve ben zaten iyilestiriciyim. yaparim, iyilestiririm. yuceltirim. yeryuzunun en guzeli olmasi icin elimden geleni ardima koymam, ki bunu dahi yavaslatmak gerekebilir. cunku ben masum bir seytanim: gucum ve sevgimin, ozgurluge ihtiyaci var. ve dayaginizi yiyorum, eziyetinizi cekiyorum ne zamandir...

benim elimde olmayan tek sey garez. bunu yapamiyorum diye ikiniz de hor goruyorsunuz beni. yaniyorum diye de kiziyorsunuz, sonuyorum diye de. siz ikisini de yapabilir misiniz, tekrar tekrar?

hayir. sonu iyi mi bunun? hayir. bana kim yardim edecek, beni kim dengeleyecek?

devam etmeli demek...

devam edin o zaman. siz kirin bu defa gotunuzu.

cunku ben basindan sonuna kadar zaten tam olarak suradayim:

I could always fix that.

===

iyi olabilecek bir seylerin “bocalamaya” donusmesine neden olmayi reddeden inadimla “bocalama” mahkumu olarak cektigim kureklerin sudaki şapırtısı yordu mu seni güzelim.

otur dinlen o zaman.


olsun be

simdi, bu aksam, kimseyi siklememe zamani gercekten geldi desem. hakikatten yazsam buraya icimdekileri rahat rahat arkam donukken bu tarafa gecen yere, kesin birinin gelip bunlara kesik atacagi, resmini cekip sonradan okuyacagi tutar. belki de boyle olmasi gerekiyordur. belki bu dahi beni durdurmamalidir. belki kaderimde hakiki bir linc yemek ya da cigir acmak vardir...

burada en son oturdugumuz zaman, onun oturdugu yerde oturuyorum. ketumlugunu -tabii ki- birakmadan, o da, istedigi zaman (kendime hatirlatma). bunu dusunerek oturmadim. uzak kiyida kalayim herkeslerden, ruhlari biraz rahat etsin. abuk subuk bir saskinlik goruyorum yuzlerinde ve benim kafamda yazdiklarim dogru ise, biraz uzak kalmakta yarar var. 

peki neler yazdin?

- bos ver.

geleyim baska bir konuya... gereksiz cumle. bir kere dogru degil. arkasindan da bir suru gereksiz cumle yaratan cumle. kendisi olmasaydi bu cumlelere hic gerek olmayacakti. bu dusunce yapisi kim tarafindan elestirildigimi hala hissettigim icin mevcut. evet. aynen. o. 

sanki ona bir sey diyecektim, sarkilarin arasinda dolasirken ve o yuzden buraya geldim. tum b12’sizligimle konuya hakim olsam da, zihnimden gectigi andaki gibi ifade edemiyorum icimdekileri. konu, o, yani aslinda sen. sana sesleniyor olunca boyle oluyor.

diyecegim neydi, her zamanki gibi cok uzatmadan desem de inanmayacagin ve inanmamakta hakli olacagin gibi... evet. uzatiyorum. artik herkese, her seyi uzatiyorum. uzamaktan inceldim. kopuyor bir yerlerim ve yerlerine yenileri cikiyor mu bilmiyorum. ben de boyle olsun istemiyorum. 24 saati bunlar ile hallesememis biriyle gecirmenin zorlugunu... evet... bunu biliyorum. sanirim bunu teslim edersin bana. 

ben derdinin en buyuk derdi benim.

ve bunun kroniklesmesine en buyuk sebep, bana dert olan ben ile ilgilenmek yerine baska bir seyleri dert ediyorum. 

kaciyor muyum? kacsam ne olacak, hemen ensemde, her zaman. cunku o kendimim.

fakat dert “ettigim” ne?

bunu da bilmiyorum aslinda. belki ikisi bir arada bunlarin. belki ensemdeki “ben derdi” bunun icin yirtiniyor ve arkami donup, ellerimi kaldirip, “tamam, tamam! ama o sopayi birak! ok?” demeliyim. belki de gercekten, ama bos bos degil, kendimi bir evire cevire sopalamam gerekiyordur.

fakat, nereyi sopalarsam akillanirim bilmiyorum ki. bunu da denemedim mi? her yerim yara bere icinde, bitkinim, dayak yemisten beter uyanip, butun gun yedigim dayagin nedenini anlamaya calistiktan sonra bir dayak daha yemek icin uyaniyorum. 

uyandigimda bazen rahatliyorum. anlamis hissediyorum her seyi. sonra kahve geliyor; ve sigara...

gun ne kadar da guzel basliyor bazen ve bazen uyanir uyanmaz illetler basiyor ve o gunu basima bela edecegine yemin etmis o illetleri def etmem gerekiyor. sabah sabah, daha afyonum patlarken cekilecek is mi bu? ustelik deniz de kokuyor ve galiba baska kahve kalmamis. essek kafam.

bak nasil kaciyorum. bak nasil uzatmaktayim yine. 

aslinda, ben, bana karsi epey sabirliyim. takdir etmiyor degilim. hemen vazgecen derlerdi bana mesela. mizac di mi bu? kolay degismez, hatta hicbir zaman degismeyecegine inanir bircogu. ama degistigini ispatladi. vazgecmedi.

yerimde kim olsa vazgecerdi. sen vazgectin mesela. benim icin onemli olan bu idi.

cunku inandigim bir sey vardi, hala isiyor. oyle duruyor rahatsiz etmeden. berjere oturmus. kalbimdeki odalarin duvarlari dokuk. rutubetli degil ama boyalar sokuk. renkler soluk. koyu kirmizi oda, kirmizi degil artik, anadilimde telaffuz etmeyi beceremedigim renkte. daha guzel aslinda. bir de yansimasiz, golgesiz bir gun aydinligi var. bulutlu olmadigi halde huzurlu.

o, orada. berjerde. bazen iciyor, bazen ayik. benden cok farkli; tutarli ve istikrarli. uslu da aq. evet, beni cildirtmaya da calismiyor. ama vaz ‘da’ gecmiyor. 

bu karakterler var ya, gozlerinin uzerinde gezinip durdugu... onlar yine onun pasif direnis gibi hallerinden. hinzir, bazen kanima kafa yapici bir madde karistirdigini falan dusunuyorum. belki de hormonlarin, enzimlern kontrolu ile ilgili anlasti bunyemde bir yerlerle; ya da hepsiyle... yaninda cevirmeli bir telefon da var, kimle konusur, neler der bilmiyorum. bana dosdogru sesleniyor ve diyor ki “en azindan sabir ve dua etmektesin.” ahah! buna kim inanir? bence sen inaniyorsun buna su an.

diyor ki:

-- devam etmeli --

to: olsun be II


if

I’ve got many things left to say?

No, I have not.

Anything shapes into words seems useless, including life.

Any difference you’re gonna create, make happen, let occur...

Will be common, will be cloned, will get a chorus for the crowds.

And that’ll only take a while, before it got useless...

You’re not around.

Why would I?

...

One can not guess when one another decides to dissolve.


öldürdünüz aq

Eskisi gibi yazabilsem keşke. Gözlerim görmüyor ki. Bazı günler ve geceler gözlerim görmüyor. Bilmediğim ve tanı konmasını da istemediğim bir rahatsızlığım var. Gerçi yaşım gereği bir şeylerimin artık eskimesi ve bozulması gerekiyordu, di mi? Yoksa ben de kıllanacağım artık; yer değiştir, yöre değiştir, unut, unuttur ve tanışıldıkça sorulan sorulara yine yanıtlar ver ve yalan söylemek isteme ama söylesen bir türlü, söylemesenn bir başka...

Tabii ki, tastabii ki... Sana yürüsem olurdu di mi? Çünkü neden? Çünkü sana genç görünüyorum, o yüzden... Şayet kel olsaydım ve önünme dikiz aynası gerektirecek kadar göbeğim olsaydı? O zaman ‘seninle’ flörtleşmeye yeltenseydim muhtemelen yüzün şu ankinden daha da ekşi olurdu. Arkamdan da alay ederdin. Hele bir de şu anki gibi meteliksiz olsaydım... O zaman ben bir ”yoktum” zaten.

Biliyor musun, senin gibisini çok gördüm ben. Münasebet bile kurmama gerek olmadı. Olduğunda da kaçtım. Hayır hayır, taptaze, çıtır çıtır olduğun zamanlarda da. Bugüne kadar Tina Turner’ın beyaz oğlu gibi kalmış olmam bu sayede oldu belki, kimbilir... Belki, belki öyle değil.

Eee? Kafam öyle değil yani. Aradığım kendinde ve herkeste olduğunu zannettiğin değil. Biraz da sorun bu yüzden. Bunu açmayı isterdim. Gerçekten. Ayan beyan söyleyebilirdim. Söyleyebilirim de. Ama aslndan başka her yere çekileceğinden eminim şayet açarsam.

Çünkü: Hiç ama hiçbir şeye açık olamadığınız yıllarla kanıtlı. Sen, yani sizler; boşluk olsaydınız daha iyiydi şu anki dünyanın sizlerin eseri olduğunu göz önünde bulundurursak. Kısa vade sayılabilecek siktiri boktan hayatlarınızı ve yine aynı vadede yaşamakta olan yakınlarınızı öyle bayağı bir bencillikle ve hep işinize gelecek şekillerde yönettiniz ki her şey bombok oldu. Memnun musunuz? Değilsiniz tabii ama bir yolunu bulmaya devamm ediyorsunuz, öyle di mi?

Bir de... Sizler yaşadınız be. Ben yaşayamadım. Yoksa doymuş olurdum. Çikolatamı da bitirmezdim ben mesela. Ağırdan alırdım. Belki o yüzden obez olmadım. Belki trafikte ya da tatil yollarında götü büyütebileceğim rahat koltukları olan bir arabam hiç olmadığı, onun yerine lakap alacak kadar bisiklet tepesinde dolanıp durduğum için belki. O da genç biliyor musun? Evet, o da yaşlanamadı; binlerce kilometre yol gitti, ama hala masmavi.

Ben aşklarımı da tüketemedim mesela. Sevdiğim ile amcaoğlu kıvamına girmek istemedim. Tabii ki boka sardı hemen hepsi eninde sonunda ama Tom Robbins bile aşkı kalıcı kılmayı öğretememiş; bana mı kalacaktı?...

So, I see why I’m not welcome here but that reason is false. And if there’s something could I be wearing on my humble being having an adjective leading the way with a cane shaped ”L” letter in the middle would only be about my weariness about ”explaining”. I could save some energy and you could use some to see it yourself. But I know, even reading is tiresome for you. And you’re not young. And you also did not when it was a little less ”less” trendy.

I’m not ”oLd”, you are.

But you’re killing me. You’ve got that, just like you all have been killing love.

Kendi doyumsuzluklarınızı doyurabilecek bir mideniz yok, folloş olmuş. Bu yüzden taş yediriyorsunuz bana.

Bunu ruhunuzun bağlı olduğu yer biliyor. Ben de biliyor ve görüyorum.

Ama taş yiyorum.

Alışıp, zevkle üzerine bira yudumlayabilecek kadar.

Evet, ben de bencil bir köpeğim. Görebilen bunu da görür.

Çok şeyi fazlası ile hak edebilmeye neredeyse hazır, koca kafalı bir bünye ile doğup, mani olacak tüm toksikliğe maruz kalan bu -kendince- birinci tekil şahıs, altı boş egodan öte bir ışık yaymıyor gibi di mi?

Ama çok güzel Bir yağmur var, su serpiyor ruhuma: Bugüne dek kendimden başka hiçkimseye zararı olmadığına gönül rahatlığı ile yemin etmeden önce aldığım nefesin gayet dürüst olduğunu biliyorum.

Sana ya da başkasına oyun oynamadığımı, aslında sadece birlikte oynamayı sevdiğimi biliyorum.

Anlaşılmadığımı, anlaşılamayacağımı ve sonsuz yalnızlığa hazır olmam gerektiğini...

Ne bileyim, galiba bir şeyler biliyorum. Ve sanki yanımda benim gibi bir salak olsaydı çok daha iyi olurdu gibi geliyor.

Ama o salak sen değilsin.


about "the handmaid's tale"

insanların içgüdüleri ıle taşşak geçerek insanlık ve eşitlik dikte etme üzerine bir ton ‘masraf’ edilerek yapılmış SİKKO bir dızi.

müsvette.

acılar ve zorla sikmek ve sikilmek...

zavallı bir sistemsiniz ve karşı olduğunuza hizmet ediyorsunuz.

-

season 4, episode 10 - edit: an insist of killing hopes for being a human which has an intention to be the on the planet.

-

seson 5, episode 6: halen, ilk sezondan sonraki hicbir bolumun, dizinin temel amaci gibi gorunen tavrini baltalamak icin cekilmis sezonlar oldugunu dusunmekteyim. izleyiciye "teslim olmaktan baska olabilecek tum careler 'romantizm'de kaldi der gibi aq.


I'll Stand Corrected

I’m sorry but it was blue. We were blue.

I’ve got brown/black. You said they’re green and I looked... Actually I tried to look and see the colour you’ve got in your eyes. But it’s difficult to see when you blind me with your smile. But I believe you. There’s no other chance with that smile you’ve got. Please don’t make use of it unless it’s for true love. Not real, but a true one.

Now you know. And we’ll see if you do know or just figure it out. Come closer. Please. I need my strength back.

You need to come closer. I won’t drain you. I’ll give you ‘a’ power you’d never have. I can do it. I’ve had.

Btw... I mean by the way...

I’m patient...

I can wait.

I’ve been await for about half a century.

If it's worth it, I wait. I used to.

Would you,

be,

patient.

?

P.S.: I'm a good teacher. And you need to learn the joy and peace you'd have, having the raindrops on your beautiful hair.


blue's

Yes, I’ve forgotten. Still can’t recall and i feel sad about that. Guilty as charged.

Though I will always remember the white lights surrounding our looks that day:

Two-way white clouds highway,
with blue beams carrying the warmest smile I’ve ever happened to see.

I never thought I’d be able to return a genuine smile in a proper way.

Can we do that more often? ...Like all the time, maybe forever.

Because, It seems like I’m fallen.

Seriously, I truly need a hand from God at times like this. Because I find myself stumbling through gestures that have no sense at all. There are quite many lovely creatures settled in my heart and yelling for Love all around.

That’s why I can’t hear you, if you are saying something. Could you please come closer?





Patterns

Patterns. Patterns. Patterns. Patterns. Patterns. Patterns. Preparing for a riot patterns. Patterns. Patterns...

I wanna give up an surrender to the battle against myself. I beg to rebels within: Either kill the rest of me or show how right you’re and may you lead the way.

Because the shots are not aimless, we just can’t see where and what the target is or should be. Point is a really point: Has no shape.

Spineless point! Points! Even repeating it could make you see that it is pointless to have a point.

Point!

I’ll leave.

--

Listening Deep Purple songs was a time. Ended. But the watch it had itself stopped an still being taken care of. Kept clean, intact; like there’ll be time to set the winding. I do not want it anymore. I need an abortion.

The problem is feeling too confused to decide what to keep and what to throw out. You see, the engine never had a chance to cool down. And it’s not running well anymore and the steering getting harder and dangerous every other day.

I don’t want to lose it. Maybe that’s why I’m keeping it running in circles. Maybe I’m not aware of it but it’s locked on purpose. The dim beams of the worn out headlights are like seeking a way out of it in this spin.

Maybe god’s protecting it. Yeah, right. God’s expecting neighbors’ kid to visit so that this toy might give them some fun. Unplayable by yourself. Too many dependencies for one god maybe.

Yes I am too confused if to stay not confused or just let it all go.

To where...?

I can’t grow old and I can’t prove that I’m dying when I’m required to grow... up!(?)

I have to find a way out of this.

Too exposed. No.... Er... Yes. But not in the way what I really am. Oh, I even can’t be honest and open-hearted to my own self. And who believes it? Not me. Who cares. Only me. Do you? Not actually. This is not caring. This even is not -self- satisfying. This is a struggle. But why...

I really do know that no one knows. Not you, not me, not gods nor nothing.

The universe is also unaware what’s going on itself and at all. That’s one thing I’m a hundred percent sure.

Do I miss you?

Of course I do.

But who are you?

I don’t know, do you?


TaPışmak

Ama bu delilik...

Nedir o? Bilmiyorum. Bugün ve birçok günler hiçbir şey bilmemek istiyorum. Bu yok olmak değil mi? Öyle gibi.

İnsanları okumuyor olmak istiyorum. Ya da sadece ilk görüşte okuduklarımla kalsın istiyorum. Onlar için de aynısı geçerli olsun.

Karamsar mısın? Değilim. Karamsarlıklar içindeyim. Ama ben karamsar değilim. Olsaydım saf saf buraya yazıyor olmazdım. Bunların bir(er) işlev(ler)i olurdu. Anlaşılır bile değilim. Başkası olsa bir hale yola sokardı. Benim ise tek derdim...

Neymiş derdin Ali?

Ne bileyim aq. Ne istediğimi bile bilmiyor muyum? Yoo. Öyle değil. Gitgide bir şey istemiyorum ya da bir şeyler istediğimde bir süre sonra manasızlaşmaları yüzünden gevşetmeye başlamış olabilirim. Bu gece hiçbir konum yok mesela. Ama kimin sikinde? Hiç kimsenin. Kendimi darlarım. Eve gidip, sonsuza dek çalacağım, şimdilik çalmaya çalışmakta olduğum şeyi çalmaya çalışmaya devam ederim. Tabii uyumazsam. Uyurum herhalde. Belki itlik serserilik yaparım. Ya da her kalktıktan sonra neden izlediğimi kendime sorup durduğum dizinin ilk sezonunu izlemeye devam ederim. 15 yıl süren bir dizinin en son sezon ve bölümünü izledikten sonra ilk sezonunu izlemek enteresan aslında. İlk bölümlerde sesini kalınlaştırmayan bir Dean var. Her geçen bölüm biraz daha kalınlaşıyor sesi; daha erkeksi görünüp izleyen civcivleri arttırmak için. Amy Acker, Sarah Shahi falan var ilk sezonlarda. Basmışlar parayı o zamanın güzel cıvırlarıyla rating’i toplamak ve yakışıklılarımızı daha dikkat çeker hale getirmek için. Çok çakallar aq. Bir de millet bunları yiyor.

Yine de, aslında baştan epey naif bir dizi. Son sezonlar ile kıyaslayınca çok daha eğlenceli, tüm acemiliklere rağmen. Bir de şey var, bence Sarah Shahi olmasaydı o dizi kesinlikle bu kadar tutmazdı ve kadını yalnızca ilk sezon, ilk bölümde oynatmışlar (ya da oynatabilmişler). Bence bir ayıp var burada ama bunun da benden başka kimsenin farkında olduğunu zannetmiyorum. O kadındaki aura her hatunda bulunanlardan değil. Tabii but atmasyonlarımın bağlı bulunduğu kaynak yalnızca ve yalnızca neticem. Neticeme güveniyorum ama yüzünü burada eskitmek istemem. Olmadığım bir şey zannedilmek... Ona zaten amk hayatı alıştırdı.

Bir de şey var... Ne vardı. Bir şey yok muydu? Evet. Var. Ama nereden bilecen. Suratım ya salak, ya da asık ya da ikisi birden. Ya budala gibi ya da ne bileyim; olumlu olmayan bir şey gibi görünüyorum. Hayatımdaki iyi şeylerin hepsi evimde. Dışarıya çıkmama müsaade eden şeyler çok az. Herkesten daha zor çıkıyorum dışarı ama buradayım. Neden mi...?

Çünkü.

Ben umudunu yitirmeyi bırak, götüne tekme atmaktan usanmış ama bir türlü kurtulamamış bir salağım, o yüzden. Gitmiyor akodugum ve herhangi bir şeye yararı olduğundan hiç emin değilim. Aklımın havada olmasının en büyük sebebi ve çakıldığımda da umurunda değil. Yine çık, yine çık, yine çık....

Buradayım.

Çünkü.

Tapmak denen şey karşılıklı olmalı.

Çünkü...


Enormous Fuchsia Boobs

No explanation. Took a nap. Turkish coffee, double; in need of the sugar and grounds of it. Stomach requests such stuff. The way it communicates... Worse than anybody. Not a body, but a part. No, not getting to the expected subject.

Nap. Shut eyes. Nothing else. Just hugged the dark pink boobs. They’re cool, literally. My heart grows the feelings of pink roses and ripened into fruits of warmth of life. Not easy for me to describe the transmission between. A good one. I know that I never give myself in easily to instincts while bearing the awareness of being an animal; and grateful for that. Life’s getting uglier. Loneliness is fillng all the distances between each living creature, I can see it, while swapping around.

Too late. Loneliness is left to loneliness. No one hears. Almost forgotten because found unresolvable and... dumped. Like an invisible stray dog.

You know what is filling your space Lo-loner? Yeah, this is your name from ‘now’ on. Yeah, no? Me neither. But I can make up stuff. I mean, I’m not in the mood dear. I can provide you an example, don’t know if that’d fit and bring up an idea in your misery.

But, before that... You know, at least a little bit but you deserved that by being a tool. You are already a tool? Oh, my lack of language skills can not describe this.

You know, it is difficult to write if your hands are cold. ...The worse when your soul is freezing.

A notion is being a tool. You, Lo-loner. You’re the last guy fired from the company after letting everyone go your managers ordered.

The example is probably quite a bit stretchy. I’m having difficulties if I’ll be able to get rid of the nonsense letters between the first and the last of the alphabet.

I could create a relevancy if I were you. Yes, this was the example for you. Yes, I could. But now can’t.

I’m in a struggle. You see...

No, you’re not the reason. Not sure from your end, but you may be my only friend. So, you don’t worry.

About the boobs... They belong to my wet nurse. I just wanted them to feel warm and put my head between them. A love exchange in spiritual ways. A fact here provided with ‘letters’ (the 24 unnecessary ones, maybe.).

That’s it.