Sahtekar

Gerçekimi... (grealivity)

İlk defa bir şeyi anlatırken türkü uydurur, ağıt yakar gibi alakasız bir girizgah yapmama gereksinimi duydum. Belki de konuyu önceden düşünüp, başlığı belleyip, sonrasında yazmaya başlamak bunun için -çoktandır- var olan bir şeydir.

Dışarıdan bir adam geçiyor; tanımadığım, görmek istemeyeceğim ve hatırlamak istemeyeceğim biri. Sonra bunları bir daha okursam hatırlamayayım. Olur? Deneriz. Bir paragraf kadar üzerine düştükten sonra nasıl olacaktı(r) acaba?

Demek girişte, hız alıp, kendi kendini bağladığın iplerini koparmaya yarayan saçmalığı ikinci paragrafa sakladın. Güncel bir konu ama alakasız.

Konu çok kısa olacak, ya da daha zihnimde nasıl anlatılabileceği olgunlaşamadığı için kaçıyorum belki. Bir de sükûnete varırsam o zaman zaten hızlanırım diyedir.

İngiltere Dili'ni anadili yapanların belki bilmeden yaşadıkları bir şey var: Şarkılar oynanıyor. "Play".

Birlikte de oynanıyor, kendi kendine de oynuyorsun. Çocuk gibi. Ben, bir zamandır bir şey keşfettim, ki bunu bilmiyor ya da yaşamıyor olduğum için bir muzdarip olduğumu biliyorum. Oynadığım zaman çalabiliyorum. Oynadığım zaman yaşayabiliyorum.

Müzik?

Öyle gibi başladım oraya yazmaya ama düşünsel akışım geri kalan her şeyde de öyle olduğunu ittiriverdi önüme. Bu ne!?

"Her gün nasıl başka birine..."

Bunu diyen kişi, benim burnumun kırılmasına bir neden oldu. Kıran neden de bu kişiye vurgun, "her gün başka birine..." olmayan biri. Bir araya gelebilmeleri için zannediyorum en büyük yardımlar bendendi. Belki ters tepmiştir ama ilk öpücüğünü böyle aldığını biliyorum. Böyle yapmak gerekir mi? Efendilik bunu gerektirir... diye düşünmüştüm. Şimdiki aklım olsa? Bilmiyorum. Belki de hâlâ öyleyim. O şekilde başlayan cümleyi bana kullanan kişiyi bin yıldır görmüyorum.

"Her gün nasıl başka birine..." olduğumu düşünen tek kişi tabii ki o değildi. Böyle olduğumu düşündürecek materyaller bulunduruyor isem ve bunları saklamıyorsam tabii ki birden çok birileri bunu düşünecektir. Düşünüyorlardı. Nereye gitsem bir süre sonra böyle düşünüyorlar. Aksinin daniskası olsam da; hiç kimsenin bunun aksi olmadığını kâinatın her zerre si biliyor fakat ısmık ısmık her biri bunu birbirinden yatağa girene kadar, hatta orada dahi saklıyor iseler de (hey! Çırılçıplaksın, farkında mısın?), olanın sadece "ampullük" olduğu apaçık, ayan beyan ortada ise de, insanoğlu her yaşadığı dönemde, bir ya da birkaç sonraki dönemin gerzeği olmaya mahkûm ise de... ...düşünüyorlar.

Düşünmek her zaman iyi bir şey değil. Olamıyor. Herkes için olamıyor. Koro hâline gelebilen düşüncelerin maestroları gayet göt olabiliyorlar. Güncel dünyamızda bu durum ayyuka çıkmış durumda mesela. Fakat, bunun böyle olmadığına inanan korolardan başkasını duymak mümkün değil ve ahengi bozuyor. Lanet. Değil mi? Düşünsene. Ahenk de bok olabiliyor. Ben yanılıyorum. Milyarlarca doğru içerisinde kırılacak kadar sert manevra yapma zorunluluğu duyan benim ve bir çatlak ses oluyorum. Çatlak ses. Detone varlık. Hayır, sizin akordunuz bozuk ve kakofoninizden kendimi doğru dürüst duyamaz hâle geldiğim için doğru dürüst çalamıyorum (oynamıyorum(?)).

Burayı özet geçersek: Beynimi siktiniz amına koduklarım.

Neyse. Benim burnumu kırdı bu vatandaş. "Her gün nasıl başka..." düşüncesini dile getiren kişinin bana vermek isteme ihtimali olduğu gerçeğini, gerçeğe dönüştürebileceğimi düşündüğü için yaptı bunu. Mani oldu. Olacak mıydı?

Olabileceğini bilinçsizce biliyordu (bunu açıklamayacağım, yakala, anla.). Çünkü, zaten kendisi de böyleydi. Ve hiç yakalanmadı, kendi kendine. Kâinatın her bir salak zerresi gibi.

Kâinatın bu salak zerreleri birbirlerinden nefret ederken birbirlerine olan muhtaçlıklarından, birbirlerine nasıl varacaklarını bilemeden debelenip duran ama kendi gibi yaklaşan her şeyi de tekmeleyerek savuran ve yine de birilerinin yaklaşmasını isteyen bir garip yaratıklar... Daha iyi anlatamazdım. Belki benim zekâm, en azından şu an için ve şu anki tembellik seviyem ile orantılı bir şekilde, ancak bu kadar anlatabiliyordur, bilemiyorum.

Artık gelmeye başlayacak olursam: Ben bir sahtekâr olduğumu biliyorum.

Burada okuduklarının hepsi sahte. Çünkü, hepsi senin okuyor olacağının yarattığı kaygı sansüründen geçiyor. Bunu yırtmak için, yukarıdakilerden bahsettiğim zamanlardaki hergeleye duble sahtekârlık yapıp, bu sahtekârlığı tüm aptallığımla ellerine teslim etmiştim. Birinin ablasının tatlı kabakları ve diğerinin kız kardeşinin... Hatırlamıyorum.

Çünkü sikimde değildi. Önemli olan başka bir şey vardı: Kendi kendime yazarken sahtekârlık yapmamak için, kendimin okunmasına izin vermemeliydim. Buna kararlı olmalıydım. Yaptım bunu ama kendimi saklamak yerine, tüm unutkanlığımla (belki yüz nesildir aktarılan kronik bir durum olabilir bu bence)... Söylediğim gibi... Önlerine vermiştim.

İstisnasız, hepsi, benim birlikte olduğum, daha da açıklısı birlikte olmak istediğim kadınlara yürüdüler.

Muhtemelen ben, her nasılsa "her gün nasıl başka birine..." olabilen biri olduğum için, bir eksiklik duymayacağımı düşünmüş olabilirler.

Ben ise, sanırım tüm bunları düşünmüş olmanın yarattığı, duygusal arınmadan öte bir ruh hâli ile (buna katarsis deme haksızlığını yapamayacağım kendime. Daha iyi çünkü) kendi önümden yedim hemen her zaman. Zorla ittirilenler dışında kendi önümdeki tabaktan başkasına dokunmadım (aq).

Bir zaman sonra doğuranım, dölleyenim, o sıralar döllediğim ve ben bir yaz akşamı verandada otururken benden, bir zamanlar gönül koyduğum için suçlandığım bir kadını, kendi doğuranı ile bizi ziyaret ederek isteyen oldu. Bunu daha az komik nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Ben de salaklıklara gülmeyi seviyorum ama bu maymunların bile genlerinden atılmış olsa gerek bir tırt içgüdü.

En azından biraz farklı yaratılmış bir şey olduğumu biliyorum. Bu genelde yorucu. Fakat müteşekkir olduğum zamanlar oluyor: Bana verilen bir şeyden ziyade, doğuştan uzatılmışların bazılarına şüpheyle yaklaşabilip, ayıklayabildiğim ve istedikleri "et"i vermeyip, haşlanmış patatesle karınlarını doyurup susturduğum için.

Çok düşünmek zorunda kaldıktan sonra, çok açıklama yapmak istememek, çünkü çok düşünmeni istemek gibi bir şey... Bir dakika ya... Ben başka bir yerden daha girecektim bu konuya. Evet, evet, bu da sahtekârlık ile alakalı.

Aslında yukarının bir devamı. Aslında tamamı buna bağlanıp, buradan da sahtekârlığa bağlanacaktı. Bak, akışı anlatan ve akışı anlatırken akışın akışını çeşnilendiren bir şey. Neye yarar. Ne bileyim aq. Ben bu akşam bir güzele yürüyorum. Yürüdüm biraz. Yarıda kalacak. İlk tur çok güzel çalıyorum. Hemen her zaman öyle oluyor. Harika çalıyorum, tam anlamıyla birebir oluyor, hele de hiç siklemeden oturursam. Sonra düşünmeye başlıyorum. Çoğu piyano öğrencisinin de başına geliyor bu. Hayat da öyle. Ben bundan nerede bahsettim. Yukarıda olabilir mi? Bir kontrol edeyim, bir sn... Evet, evet... Oynamak ve çalmak... Şimdi birleştir bunları. Tamam. Yaptın mı? Yok. Ben değil, sen yapacaksın. E, boku bokuna mı okudun buraya kadar? Haaaa, sen kime yürüdüğümü merak ediyorsun. Heee, sen de hâlâ bana âşık değil mi derdindesin? Heee, aslında hiçbirinizin sikinde/amında değilim. Aaa...

Ne olacak şimdi?

Ben bir sahtekârım. Hep öyleydim. Buraya yazdıklarım, umurlarında olma şansı olmayanların hiçbir zaman farkında olamadan yarattıkları bir kaygı ile sansürleniyor.

Ben bir sahtekârım. Her zaman, her yerde öyleyim. Kimselere okutmadıklarımda bile. Evrenin sonsuz sesleri gibi sonsuz kulakları, Tanrı'nın varlığı, yokluğu, çokluğu, tekliği ya da hangisiligi ya da hangileriliği ile yara(til)mış tantanalar, "ya domalmış ve çıplakken ölürsem"vari olması ve olmaması apayrı aptalca olabilecek ve fakat hâlen üdüksüzlükleri ile aylak nöronları kafaya almaları.... Falan falan falan... Bunlar çekirdeğimi sarmış iltihap gibiler: Tedavi etmek için sarılmışlar, cebelleşip duruyorlar aralarında kaldığı için nefes alamayacak hale gelmiş bir kazazedenin başında toplaşan salaklar gibi...

Ben bir sahtekârım. Çünkü aslında seni sevmiyorum ve yine de senin için canımı verebileceğimi söylüyorum.

Ben bir sahtekârım çünkü tüm bunlar yalan. Bir sen gerçeksin. Sen ölürsen film biter; başroldesin... Bir sen var, senden içeri, kimseyi sokmazsın oradan içeri ama...

Buyrun, benim bahçem, tüm sahtekârlıkları ile açık. Ya da kapalı.

Ben belki bu akşam piyano çalışırken... Pardon, oynaşırken... Kimbilir...