leke

The guilt is only mine. Nobody knows, nor would they care. Nobody, including the one I’d feel most ashamed before other than me. But it is there: A stain, sulliedness, a taint, whatever you’d call it...

Eww! Man...

Even knowing a person could make you throw up. I wish I’d learned it with a little bit less close experience.

Lies, playing the victim, cheap behavior, disingenuousness—and yet again; lies, lies, lies, swirling everywhere, driven by the delusion that everyone is fooled and that this makes one a ‘clever’ person... anything ugly finds its place in that vast, nameless mess.

And knowing that... Arrgh! I know ‘it’ also makes people believe that I chased after just like telling me about other guys...

I can’t believe evolution would bless cockroaches this much and let them have a human(ish) body. It’s way outta line.

Oh my, my o’ my...


Outside

Bugün neden dışarı çıktım? Neden dışarı çıkıyorum, neredeyse 2 günde bir? Normal bir insan için çok değil mi zaten bu? Zaten yeterince insan yok mu dışarıda, neden yuvalarından çıkıyorlar? Hem yuvaları var. Kendim için hala emin değilim, bir deliğim var mı benim?

Ne saçmalıyorum, nereye metafor ve semboller püskürtmeye çalışıyorum paslanmış lügatımla? Her şey pompa için değil mi? Oh! Alçalınca rahatladım. Bu yükseklikten düşersem o kadar bir şey olmaz.

Tek cümle olacaktı. Bugün öyle bir şey yazacaktım, belki tumturaklı... Cama da yazdımdı, hazırdı valla: ”Senin tuttuğun gözyaşlarını ben döküyorum.” falan... Vah yazık.

İtki oluyor, dışarı çıkmak. Bir tur atmam, bir tanıdık ya da tanımadık ile anlık göz göze gelmem yetiyor. Neye? Hatırlamama. Evet, unutkanım. Hayatım sikiliyor bu yüzden. Unutkan olduğumu saklamak içinmişcesine boş konuşurken bazen zihnimin bana bir şeyleri unutturan (göt) tarafı bir anda çelmeyi takıyor sosyal çukura yuvarlanayım ve birierini gömmek isteyenler küreklerini alıp neşeli çığlıklarla beni gömmeye başlasınlar diye. İnsanın kendine yaptığı kötülüğü...

Neyi hatırlayacaktım? Bunun için tekrar dışarı çıkmama gerek yok sanırım, en azından bu akşam. Zaten dışarıdasın, hatırla. Tamam tamam. Ne kadar dandik varlıklar arasında bulunduğumu. Evet. Üzgünüm. Kendimi buna dahil edemem, çünkü bu kritiği yaparken bir kurban olduğumu biliyorum. Şanssızım. Yeryüzünün en şanslı olabileceğim coğrafyasında ve imkanlarında doğmuş olsaydım benden belki yine bir bok olmazdı, kimbilir. Bu da bir gerçek gaz ve lamba. Gaz lambası da bir gerçektir. E, üzgünsün; çünkü kendin için?... Evet. Utanmıyor musun bunu buraya yazmaya?

Burası benim çöplüğümdü ya... hani...

E, tamam da, yerküreye mal edebileceğin bir yerdesin.

Tamam ya, siktimin komplekslerinden ben çıkmayım hiç, bir laf edemeyim hiçbir şeye zaten!

Bu saatten sonra bir de piyano çalacakmış... Götüm.

Aaa, aklıma geldi bak. Sen bir sussana, ben bir şey diyecem. Puşt diye bir kavram var sevgili. Ta küçüklüğümden beri duyardım, manasını da bilirdim ama ruhum pembe götlü olduğu için bu tip boktan gerçeklere burun tıkardı hep.

Bazen gerçekler burundan başka bir yerlerden de ”zerk” olabiliyor bünyeye. Ve bunu buraya yazmak istemiyorum. Ceasını veremeyeceğim bir şeyin reklamı olacak. Övünür bununla ”insan” kavramnını bok etmişlerin soyları. Ama öyle değil. Diğer türlüsü de var. Hani, itin götüne iki sokup bir çıkarmak diye bir deyim vardır. Pek güzel yapılabilir ama...

Ama ben piyano çalmak istiyorum. Bir nota silsilesini kulağıma hoş gelecek şekilde çalabildiğimde dünya benim oluyor. Aşk gibi. Çalamadığımda yaşadığım da acısını çektiriyor. Ama her seferinde en azından şunu biliyorum: Hata o güzel enstrümanda değil; bende.

Bunu size bağışlamayan yaratıkları saymayın, çünkü: Var olsaydılar, var olurlardı. Yine de kendinize ne kadar ”yok” olup olmadığınızı hep sorun. Ben hem kendime hem de tuşlara ve bazen önüme gelen her şeye soruyorum.

Çünkü seviyorum. Var içimde.


YY/2

YARIM (bırakılan) YÜZYIL

Bu, birkaç dakikalık bir mevzuya dönüştü. Ve bu yüzden şimdi sizlere bir hikaye anlatacağım. Gerçek bir hikaye.

Nerede olduğumuzun belli olamayacağı bir karanlıkta yatakta tahminen 3 kişiyiz ama bu 4 ya da daha fazla da olabilir. Tabii ki ıslak rüya kıvamında ve diğer kişilerin kimler olduğundan zerre kadar haberim yok. Diğer kişilerden biri dışında kalanların birden fazla olup olmadığından dahi emin değilim. Parametreler çok ve saçma gibi mi? Değil. Benim bu ıslak görünümlü rüyada, hiç ıslak olmadığım hatta yatılan ve altta mı üstte mi ya da nerede olduğu belli olmayan, belki sadece ihtiyaç duyulan yerlerden sarmalayan yatak olmasından başka bir şeyle tasvir etme şansım olsa yalnızca ışıktan nasibini elinin tersi ile itmiş ılık bir bulut diyebileceğim yerde sadece biri ile iletişimim var ve bu kişi ile birbirimize aşığız. Hiç ıslak değiliz. Battaniye altında oynayan çocuklar gibi bir halde, sözler kayıp. Anlamlar var, anlaşılmalar... İşte onlar çok acaip. Anlaşılma, anlama ile ilgili hiçbir tasa yok ama bir telaşe var. Evet, sevişiyoruz onunla. Evet, aşkla yapıyoruz bunu ve yine hayır, ıslak değil; kavuşulabilmiş ilkokul aşkı gibiyiz.

Fakat... Bir düşmanım var. Bu gerçek dünyadan bir düşman ve yine entrika peşinde... Telaşe de galiba bu yüzden.

O tatlı karanlık bulut, sevgiliyi alıyor ben ayrılmak zorunda kaldığımdan itibaren. Yola çıkıyorum. Benim evime gitmek istiyoruz ama ben yolu bilmiyorum. Yani bulacağım. Sarhoş değilim ama tatlı karanlık bulut solumuş olabilirim. Ve ayrılır ayrılmaz deli gibi özlediğim o sevgiliyle buluşacağız benim evime vardığımda. Öyle olacak. Bunu bana belki ben, belki başka bir şey söylüyor.

Entrikacı ve pis yaratık ile münasebet kurmuyorum ama illeti herhalde yoluma kadar yansımış... Ama başka bir şey oluyor. Başka biri çıkıyor. Alıyor beni yolda ve baştan çıkarıyor. Aslında belki burada yeni bir deyim türetmem gerekiyor. Çünkü baştan çıkmıyorum. Sevgim ve özlemim bitmiyor ama başka biri daha... Nasıl olur? Basbayağı oluyor. Boyu görece uzun ve ayaklarının biraz büyük olduğunu hatırladığım biri elimden çeker gibi, belki öyle, belki sadece elimden değil (no ıslak!) alıyor beni. Esmer ve ince yüzlü. Keskin ama gülümseyerek bakmak zorunda bir yüzü var. İri gözleri karanlık gibi ama karanlık bakmıyor hiç. Ve beni yolumdan alsa da düşeceğim yerden de kurtarıyor. Çünkü düşüyorum!

Yuvarlak, taş bir kuyu. İçinde, düşmeyi önleyebilecek, kare kesitli demirler döşenmiş diklemesine. Dibi görünmüyor ama bakmadığım için de olabilir bu. Zira karanlık. Aslında her yer karanlık ve hep karanlık. Ama beni rahatsız eden bir karanlık değil bu, simsiyah değil. Koyu kül rengi ve huzuru bozmayan, varlığını hissettirmediği için tedirgin etmeyen bir karanlık. Ama kuyunun içi öyle değildi sanki. Bakmadım. Aslında düşmedim de, çıkabileceğim bir yerde bastım demirlerden birine ve tutunduğum yerleri kontrol ediyorum yukarı çıkmak için.

“Gelme sakın!” dedim ama sözcüklerle olmayabilir bu. Bir dil bile değil, bir şekilde konuşuyoruz ve ağzımızdan hava titreşimleri çıkmasına sanki hiç gerek olmadı o zamana dek zaten. Bunu, bugün, her gün; yaşadığım dünyada; uyanık olduğum dünyada isterdim. “...sakın!” sözcüğü çok gereksiz mesela dilde. Tercüme ederken yerine başka bir şey yok ki. Türkçe’nin zayıflığı olarak da görmüyorum, “...beware” ya da “Don’t you (ever)...” da olmazdı. Bunu anlatmak çok zor. Belki hiç sevemez olduğum, yeryüzünün akıl almaz kapitalistleri olduklarını düşünmekten vazgeçemediğim karıncalar anlardı bunu. Zannediyoyrum onlar konuşmadan anlaşabiliyorlar bir şekilde.

Dinlemedi. Umursamadı. Halbuki çıkacaktım. Ve benden daha derine düşmeden önce seke seke indi yanımdan. Üstelik kuyunun üzerindeki çatı gibi olan şeyin kısıtlı alanına rağmen.

Düşmemek zorunda kaldık gibi ama... olmaz. Bu kadar hayranlık yaratması gerekiyor muydu? Beni borçlu çıkardı. Zaten karmam yarrak gibiyken. Şimdi düşününce böyle ama o an kimde kompleks var? Kimsede. Görülecek bir şeyy olmadığına karar vermiş o tatlı karanlık. Yemek hiç yok. Öyle garip ki sikiş de yok. Kardeş kardeş miydiniz Ali? Hayır, o da değil.

Bambaşka bir yere doğru yola çıktık. Ne ifrit düşmanımın olduğu ne de evimde beni bekleyecek olan... Evim de yok artık. Çünkü kaybolduk. Ben de yokum. O da yok. Biz de yokuz. Varız ama bu bizi bile ilgilendirmeyecek kadar güzel ve özel.

Neyse, ben biraz yarım yüzyılın amına koymuş muyum, yoksa o mu benim amıma koymuş yoksa bu kadar boktan bir dünyada ben de şu erk meselesini bir kere daha düşünüp, temize çekip sonra Hıdrellez’de tutmayacak dileklerle birlikte denize gönderecek şekilde paketleyeyim. Hep sevdiklerimizi mi kaybedeceğiz. Bence sevdiklerimizle aramıza girenleri kaybedelim. Küllerin denize hayırlı olsun erk mücadelem. Kendine son bir kez iyi bak. Ben gidip at arabalarıma ot dolduracağım, onları taşıyan atlarım yesinler diye.

Son not: Tüm hikayeler gerçektir fakat içinde anlatılanlar için aynısını her zaman söyleyemeyebiliriz. Ve belki de onu bile yapmamış, hiçbir hikaye anlatmamış olabilirim. Bunu, yukarıda “hikaye” sözcüğünün ilk geçtiği cümleden yazdım.


Z .

Yaşadığım yerdeki insanları sevemiyorum. Daha, riyakar olmayanına rastlamadım. Ve aralarında yaşayabilmek için seni de buna zorlayan, hastalıklı bir yapıları var. Yoksa yalnız kalmaya mahkumsun, şayet onların dilinden anlayan güçlerin yoksa, içe kapanman ya da tamamen yalan olman için işten değil.

Ben buna göt korkusu diyorum; bildik anlamda değil yalnız: Bu, kendi götünden korkmak.

Bunlara çocukluğumdan beri itirazım var. Fakat tek başınayım. Bu memlekette tek başına hisseden milyonlardan biriyim, benden beteri çoktur belki ama vazgeçmemiş kimse göremedim. Neler olup bittiğinin farkına varıp “ben hangi yolun yolcusuyum ve neiçin yaşıyorum ve hak mı yaşadıklarım ve yaptıklarım?” diye kendine soran yok. Hemen herkes, kendi ve yakın çevresinin basit çıkarları için neredeyse bedavaya bıraktıkları ahlakının sesini duymaz halfe. Hatırlatılma ihtimali yaratanlar, hatta sadece bunu hissettirecek olanlardan sakınılıyor ya da kendi vicdanından korkup birbirine tutunarak bok çukurunda mutluluğu “yaşayanlar” birliği hemen toplanıp ufak ve eğlenceli ve de bol dedikodulu aforoz şenliklerini dūzenliyorlar. Son karar, ghosting ile yalnızlaştırarak idam. Söz hakkı? “Aaa, zaten çok bile konuştu. Ağaç falan dedi. Gölge yapıyor ve manzarayı kesiyor. Şehir içinde orman mı olacak?! Arabamin ūzeri kuş pisliği oluyor, ne yapacam, kestireceğim tabii. Ve arsamda, nasılsa benim çocuklarım olmadıkları için kazık gibi kira saplamalık yeterince 1+0 göt içi yok, mūteahhite verdim, bir beton dört duvar daha eklenebilsin diye kesti.”

Aç mı kaldınız?… O duyguyu hiç yaşamadığınız o kadar belli ki…

Evet, suratım 5 karış. Sempati hissettiğimde başka bir yere bakarken dahi duman edebiliyorum onu. Beni hiç tanımayan bile içimdeki öfkeyi seziyor. Evet, bu var; beceriksizce bir kalkan bu. Ben iğrençliği makyajla saklamayı benimseyebileceğimi pek zannetmiyorum.

Seni hissediyorum oysa. Ve bir şeyler geliyor senden bana ama bunu değerlendirebileceğimiz bir platform varsa bile orası değil.

Adım atabilecek takatim var. Ama yeni yıkımlar ve birikmiş öfkemin bana vereceği zarar... Bunu bilmiyorum. Yettiler ve sabırlı olduğumu duymaktan da sıkılalı çok oldu.

Sadece bir gülümseme yeter miydi? Evet.

Ama o bana gelene kadar milyon tane tantanayı aşması mümkün mü? Baş edebilecek misin ulaştırana kadar...

Buna dair bir emare yok.


Z

Bugün ikinci mi olacak? Evet. Konu var mı? Yok.

Bir şeyler manasızlaşırken başka şeyler anlamlanıyor. Ayık kafayla yazmayı sevmiyorum. Bir şeyler yazacaksam bu kafa, kendiliğinden olsa dahi dansetmeye başlayacak; kalıp gibi durmayacak öyle.

En iyisi dadaizmin içinden geçeyim. Akımın adını beyan ettim ama; o, öyle, olmayacak. Çünkü o kalıpsızlığın da bir kalıp olduğundan girer, sonra onun da kalıbına sıçar sonra da ‘Niye kimse anlamıyor!’ diye sitem ederim. Bura benim yerim. Ederim.

Sen kendini anlıyor musun aq?

Bilmiyorsun.

Ne yaptığını da bilmiyorsun.

Şu an evet. Amaç da biraz bu.

Evet ama tam olmuyor...?

Yok. Olmuyor.

Bir de boş işler şu anda... He, amaç da buydu zaten: Arkaplandakilerin dumanaltı kıraathanesindeki harala gürelesinden dışarı çıkıp bir sigara içmek. Tabii. Aşırı mantıklı bu.

Sen birini seviyormuşsun galiba?

Hah! Geldi. İlle çıkacaksınız di mi ben dışarı çıkınca!

Sigara içelim dedik senle abi.

Siktirme abini. İçeride de içiliyor.

Çok dumanaltı abi. Abi hakkatten, sen birini seviyormuşssun galiba. O mu, hani vardı ya, adı şeydi...

Yok.

Ha, başkası mı?

Ya, benim böyle bir konuya şu an ihtiyacım yok. Nerede koli bantı?... Heh... Bantlayayım şunun ağzını ben giderken ötemesin. Bıktım içimde bana yamuk yapmaya bayılan, kimlik mi ne sikim, parçacıklardan.

Ben gidiyorum şu an. Şu ormana dalıyorum. Çam ormanına. Hiç sevmem ama zaten orayı geçeceğim. Orada olduğumu zannettsinler.

Lauren’i seviyorsun di mi abiii!

Senin ananı avradını skiim ben. Sizden kurtulsam 5 kat daha güçlü olurdum. Piyano başında bile rahat bırakmıyonuz lan beni, adi götler! Patlayayım da delirdiğimi herkese anlasın istiyorsunuz di mi!? Ağlatmayın lan beni artık! Yarım yüzyıldır, ben olgunlaştım, siz hala benim içimde taşşağınızı geçin. Nasıl çıkardın bantı? Elin kolun yok ki senin?

Salyam akınca yabışkanı gitti.

-

Bu defa arkadan doladım (bantı) ve arkadan dolandım (aklımın sikko kıraathanesi). Dünyanın en güzel çocukluğunun gizemli ve sonrası nereye gittiği belli olmayan ve yazın dahi baharın nemi buradaydı diyen yapraklarla dolu arka bahçe. Bir tulumba var, uzun kollu ve paslanmayan yerleri hala koyu yeşil olanlardan. Tanrım!... Hala su basıyor. Demek ki yılları geri ittirmeden suyu getirebilmişim. Ben demiştim ağaçlara izin verin, sularınız yine yükselir diye.

-

Az küfrediyorum.

...Ve ayık kafayla yazmayı sevmiyorum; zira, en azından; ilk cümleler bommmmbok oluyor. Bir de “z” harfi yan yatmışlık olabilir; ama doğrulmuşluk da...


88

Tarihi kendin atiyor olman iyi. Olumlu. Bu aksam biraz normal olmayan (Deli, biraz iddiali olabilir.) ne olacak ise, ne bekliyor ise, ne beklemedigini dusunuyor ya da bunu her ne icin yapiyor ise, umumi bir ortama atacak. Bunun bir gerginligi var. Kafa da biraz sey. Yani genelde sey zaten de, bu aksam sanki biraz daha sey. Evet, evet, bir yandan kuskulaniyorum, “Inceden aklimi yitirmeye baslamis olabilir miyim?” diye. Bir yandan da, bunun coktan oldugunu ve fark etmek icin gec kaldigimi dusunuyorum. Bir baska taraftan da, baska bir bagirti geliyor: “Korkularin onlar, siktir et onlari!” diye.

Aaa, baya(gi) bayaa mantikli seyler yaziyorum (lan). Kendi kendime sacmalamak olmayinca ‘backspace’ler de “Oh be!...” dediler, “...bari kayda deger bir seyler icin uzerime basiliyor.

Eh, abartsaydin. Silme tusu ve seni kaale almasi... Ay ne iyi yaziyorsun ya, nobel verelim mi? Istemezsin de sen onu, burun falan bukersin belki. Lan ne guzel cok sacmalamiyordum, yine kendi bacagima sikma sendromu basladi. Sacmaliyorum.

Neyse, ne diyecektim...
Bir sey mi diyecektim?

Bilmem.

Bulayim bir sey derken kulakligimi alasim geldi. Sanki gestapo kampindayiz (sanki...) bulundugum kafede sirenler caliyor gibi muzigin en az 3 kati volumde zil caliyor. yarak sepeti falan gibi bir sey herhalde. “Benden sattirmazsan musterilerinin kafasini sikerim!” demek istiyor herhalde. Sikiyor da, hakkini vermek lazim.

Ben bu aksam baska bir seye takildim. Baska bin tane sey var kafamda tasa edecek, her zaman da boyle ama... Bir nuans var. Ben bu 88 tus karsisinda, hicbir zaman aksini yapmadigim gibi, simarmaya basladim. Bir seyler cikarabiliyor olmaya basladim diye ve, tipki yazi yazmayi ogrendigim zamanlardaki gibi, simarip, okunmazliklar, zorluklar yaratmaya basladim. Karsilikli saygiyi en cok hak eden seylerden biri oldugunu dusunuyorum piyanonun. Cunku bana gore biraz, insan denen yaratigin evrendeki diger iletisim kurabilen yaratiklarla bir ozel toplanti yapacak olsa ve her yasayan gezegendeki yasayanlarin onde gelenleri kendi gezegeninde ortak zamanin “simdi” denen anina kadar “Bu bizim simgemizdir.” diyebilecegi kadar guzel birer yapitlarini koyacak olsalar, bence bizim gezegenin sunacagi sey piyano klavyesi olurdu. (piyano olursa da kuyruklusu).

Hem basamakli, hem cok ve basamaklarina ragmen cok ama sayisiz nuansli. Hicbir nsanin ve belki hicbir kainat mensubu halkin, dilleriyle soyleyemeyecegi seyler soyleyebiliyor; bir kisi, bir yaratik, bir varligin ellerinden... Ele ve ta oradan beyne bir seyler ogrettiriyor, ki o gune dek asla bilmedigi kesin olan seyler. Bunu kendisini onyillarca calmis, artik bu ‘enstruman’ ile kari-kocadan ote olanlara dahi, sayet istersen, yapmaya devam ediyor. “Bende bilmedigin, henuz hissetmedigin seyler her zaman olacak.” diyor; sayet sorarsan...

Tabii ki sen de ona ogretiyorsun. Aslinda, birlikte yeseriyorsunuz ve kivirabilirseniz cicek acabiliyor; yiyen olur ya da olmaz; meyve verebiliyorsunuz.

Bunu hic tadamadan yillarin tozlarini uzerine yuva yapip, kaybolup, parcalanip gitmis piyanolar da var olmustur yeryuzunde di mi? Oysa, “dandik” olani bile, eger sansliysa, orgazmin doruklarini yasayabilir, dokunan ellerin istek ve ruh guzelligine gore...

Iste, bu aksam; hata yaptigimda tuslara daha sert dokundugumu, calmaya calisirken nefes almadigimi (Kendimi sonradan izliyorum. Paylasmak da istiyorum ama utaniyorum.) arada “Bir dur!” dedigimde kendime, o zaman nefes alip dik durmaya basladigimi fark ediyorum. Bir de gozlerimdeki gizli karamsarligi. Onun ben ta amina koyayim. Hep hakli amina kodumun karamsarligi. La, bi dur, bir defa guzel haber ver, bir defa agzindan bize de tatli hissettirecek bir sey ciksin, olmaz mi? Yok.

Hiz, tamam. Hizlanma biraz azaldi. Kontrol edebiliyorum. Meger sallapati, kimseye bir sey sunma olasigili olmadan caladururken “speed king” olmusum. Bilmeyen vardir, belki, eski bir deyim olabilir artik: Bir sey calarken git gide hizlanan anlaminda. Icinde “king” var diye, kral bir durumu yok. Bilakis, tassak gecmelik bir durumu var. Ben o tassak gecilesi hale gelmisim, ama kendimi topladim. Yalniz metronoma hak ettigi saygiyi hala gosterebiliyorum diyemem. Henuz elde degil, bastan sona hatasiz gidemiyorum. Aslinda artik az biraz atlayabiliyorum, hatta bazen tatli varyasyonlar cikiyor gibi hissediyorum ve hatta notluyorum zihnime “Bunu boyle de yapabilirsin.” diye...

Ara vereyim. Hatta buraya kadar olan kismi “Gonder Ali!” yapayim. “Gonder Ali” bir script. Kendi kendime, kendi dokumanlarima yazdigim seyleri birkac tiklamayla buraya gonderiyor. Ismi gaza getiriyor galiba beni. Getirsin, siktir et. Belki genel varligimiza da daha cok saygi gostermek zorunda hissederim. Belki daha iyisi olur -benim icin de- ve saygi ve benzeri bir aradalik konularindaki bakis acimda eksiklikler, yamukluklar, gormemislikler, vardir. En azindan degerlendirme spektrumunun balonu biraz daha siser. Patlar gibi o balon, ele baktigimda, herkeslere baktigimda ve dunyaya bakabildigimde ama ben de akilsal her seyi hominigirtlak yutan biri olamam zaten. En kotu ihtimalle, bir sure sonra siciyorum ben boktan olani. Bunun icin sukur sahibiyim, varligima ve nedenlerine. Fakat bu her konuda kendilerini (yani aslinda her seyi) matah buluyorum anlamina gelmiyor. Yani. Iste. Oyle.


Issue

Hey! You! You, ungrateful coward!

If fights, arguments, or grudges can silence your heartbeat for love…

Don’t worry.

It only means you never deserved it.

 

The desperation had been waited for years...

You can keep it that way in your mind.

...And here’s a cliché, free of charge:

Ignorance is bliss.

 

Don’t you think it any other way.

Just in case, it might not be easy, facing a genuine regret:

That you’ve not only lost a true love

You also ruined the heart ali’ve kept it without you.

 

Do as you do, hide behind your excuses as long as you want.

I can carry on the line of shame grown thicker

While decency faded.

 

It was me. (You know, it was.)

 

Sincerely,
Money


cons

Conscience and compassion are not exclusive to humans. Not yours; no one’s. It’s, at least, universal. You can’t beat a rock and expect it not to hit you back; literally and ethically. If you believe you know all about this, then you should also respect wherever or whatever it comes from.

You are not, and never were, perfect. Nothing is.

And superiority barely stands on a raft built of matches with tips already burned out, hardly floating on the endless ocean of creation.



yok

I just want to write tonight. Just an urge. And it’s just... I mean it just should be like... Just writing... By yourself... To tell... To whom, who knows...

Without ego, or pride; what(so)ever you prefer to call...

It’s just... I want to write... Don’t even know if or what do I have to say. Just would definitely be grateful. To what? Hell, I have no idea.

Don’t lie.

Yes, I did.

I’ve got an idea.

And...

That’s beautiful,

...The Most.

(but, I can’t.)


var...

after 3 years of dealing, actually fighting against your own feelings, which are your very own, yours, as a matter of fact barely, obviously what makes you, you; YOU!...

...what is the result?

hang on. because I’ve been hangin’ on since then; unlike what you think, unlike your guesses and judgements.

just hang on.

i won’t be able to heal what you have, no one can since it’s, them, not a disease. i’ll be the one right by you when you have trouble with them or with the windmill or the dark well you create within to drown your soul.

or maybe... your remorse is being cooked, again, by you. you’re cooking it. how long you’ll turn away the regretfullness while it’s growing in you.

you can’t have love an passion and desire altogether and you were the one to have it without making stupid mistakes. it was a bless and no matter how many times you spat on it, how much you burn yourself to destroy your feelings. your feelings. yours. what makes you, you. you.



dearBlog

Anne, ben bundan sonra hep piyano çalışsam olur mu?

Tuşlar siyah ve beyazdan ibaret de olsa, oluşacak renkler dışarıdakilerden daha iyi görünmeye başladı epeydir...

…ve her paltosunun cebinde bir çift kulaklık vardı.

—--

31 Dec 2025 wed 03:36am earth somewhere

Merhaba,

Ben bir erkek orospusu adayıyım. Henüz gelişti ve çok heyecanlıyım.

…to be continued…

---



All The Way | X1


Do we want to knowingly surrender our freedom? Some of us want it from the bottom of the heart, some of us do not, some of us call it a disease; some of us call it a disease and yet seek for it. So it exists: A passion for passion. It's a plentifullness on my behalf… I try to find a balance, but I never felt that I have succeeded yet. I feel that things have started to change a little bit again in your neighbourhood, but it may be just white noise, or hay flames. Not sure, but we are not on a route looking for consistency anyway. You are a person who has already lived for so many years and has reached the competence to read these lines; who am I to teach you consistency…? If the amount doesn't add up, send it to the accounting department, let them work it out.



All the Way | 1

THE TALE O’ KROW, RBIRD, ATAR & SAMUT'S

Part I

This is either a story or a fairy tale or some bullshit made for you. We could decide how it will go together; could not... Suit not ourselves... The rest is still busy eating its own brain out. Means, you might be reading the last part of  the  ‘what ever’. I guess the only one to know this, is “who”.

Usually put my typewriter on my balls instead of sitting in front of a desk. Tonight, because I feel ‘too’ diligent, the feeling of the aroma might be absent. On my side, I see nothing to worry about.

Stuck at the desk. This is the live reading of my stuckness. This is the first time, me being writing having a seaview but, also, I might be lying about it. Even if I had the memory to acknowledge this, I have an inclusive management mechanism that can access any spot of that memory, which somehow delegates how, when and for what it is needed, and naturally, if it has not lost itself from being in touch with that memory, perhaps, has a 'memory' almost as much as that memory; however I guess it is weaker than you and the rest of the majority have. 

Could it have achieved beyond guessing with what it allocated to these “I guess”es'? And even though I realize the leak it causes when he adds the answer 'who knows...', I just cannot grab it.

Moreover, if I try to lay it out with a clear heart what I mean by 'by the sea', it would be like an astronaut stepping out of the capsule without taking the uniform off and begin researching the atoms of a worm in the yard. How many universes can be covered when you can't even handle one?... Well... "Delusional!"

Well, you didn't get it, the next one didn't get it either, probably it's bullshit, and a social 'relief' can be established with the victory to be achieved by making it a subject of ridicule in the circle of friends and plunging it to the bottom. I don't know in which universe or social environment you are, but I hope it's not like what I'm describing here for you.

Yet it should be easier. Besides genetically provideds, priority is given to those survivors who have not yet defeated by the contamination of the crap and filth of the world outside; as it is well-recognised by default... The fresh ones are here, if not yet vowed to keep it fresh, for the voluntary sufferers who have been given no choice but to stay fresh. “Possible, Inspector Bilmemney.” And this is a fairy tale: Is not written for babies, but for those who still keep their babyness in their souls.

---

...How am I going to deal with them, I can't even describe those I haven't even had the chance to get to know, and I can't even talk to them, it's already impossible. Besides, it's not collective, it's a filthy urge to dominate. ...Yes, I would like ‘reading beings’ who prefer different consistencies than mine to understand. Yes, it can’t be obvious, maybe you're already disconnected, but it's a fact. Those who don't want to be understood can only write to hide the fact that their lies even exist. ‘This’ is not that 'form' you are skimming through. Furthermore, the entity that somehow transmits them to the universe has a problematic ability to 'pretend'. It stutters sometimes, and when it stutters, all the tricks fall apart. That's why there are no tricks. So whatever you're brewing with, brew it well and rewind it if necessary. When you come here again, I hope...

What?

This is Atar.

...An Anatolian, from the homeland of those who have lived here, of those who live here, and of those who can come from anywhere at any time and leave as many pieces of life here as they wish.

...And A Thracian; where'd been saying "I am here too!" for centuries, extending to the Black Sea and Marmara... Aren't they one and the same, even if you are not sure whether the water seeping between either separates or unites them. Just like a capacitor, the both sides.

I'm not a bad looking one. Nevertheless, the impossibility of shaking off the dust of the environment in which I find myself should not be underestimated.

I'm the one who pours the excavation here and waves the plumb bob to make it an artefact. And my intention is not create the imagination erecting one of those mindlessly nailed public house purposed residences that you see all around in your city; which are more like public housing, mindlessly nailed to the city. I don't know what will come out yet, maybe I will turn every part of you into a forest, rescue the streams from the streams they are buried under concrete, and I will find peace by getting floured in the mill under the transparent water that flows as if endlessly as it flows white foam on its dark green mossy wooden wheel. I have a very naive and humble intention: I would like to change your environment in your time.  This is very easy. Only, it is not in my hands.

In Besiktas.

How would you ask? The writing, tells; reader, reads, and leaves it if it doesn’t grip..

The mill is somewhere at the bottom of Fulya Bayırı Street in your-to-day's Beşiktaş. There are other mills in the city, but my residence is this one.

Made of timber. Makes noise.

They produce, what they produce has a place to go and mouths to feed, in some crowded families, but their surroundings are secluded. Saying secluded, there are no roads like today. There is a road through the forest but it barely fits a donkey cart. Everywhere is a forest, desolate at night; bears, pigs can come down to the city, deer might rotate; the bird do not sing and you have a right not to get it. If silence preferrable when the idea won’t be delivered as it is expected; unperceptional translation leading the reader to research for the mind from another neighborhood with a different language hence the philosophy and the communication ways in that society by breaking down the rules of the target set of communication laws is also could be... Got tired?

August now (Times when the snow was knee-deep in Vietnam.) And don't you mind; everything is greener than the times you were there, but the summer heat is summer heat. Well, luckily our populaion is not crowded enough to shit such amounts to fill the streams yet, so, jumping in and getting instants freshness is not yet dirty, taxed or tied related. We can’t crap that much crowded.

The flour is not subject to tax. On the contrary I get paid for the production. Then they turn into bread. Real bread. I don't do anything else, except "this". Grasp in the hands, dusts in the eyes, clogs in your throat, mixes with water, ferments, bakes in the oven and fills the bellies. I don't have so many curiosities: Dreams and food to feed me to write them down. My actual experiences? I'm fine. How about you? Fine. Nothing more to look forward to. One little problem is that I'm a eunuch knowing there's no cure for that...

to be continued...