ilkbahar götün tekidir

Parmağımın ucunu kestim. Dün yaptım bunu. Domates doğrarken yaptım. Sol el, yüzük parmağı. Sebebi dalgınlık. Ayıktım, tüm anlamda.

Şu an bantlı. Evet, sarı bant. Güçlü olan bantlardan. Uçtan bir parça zaten. Kesilen kısmı yerine tutturup, üzerine bant. 2 milimetre olsa dahi parmağımın kısalmasını bende bu aşk oluşmuşken istemem.

O haliyle çaldım bu akşam. Hatta bu akşam, bambaşka bir şey ve de ayrıca bir şeyler öğrendim. Parmaklarımı epey uzun zamandır ilk defa gerçekten iyi bir şekilde serbest bıraktım, kasmadan çaldım. Oynadım piyanoda. Cha'nın söylediği şeyler çok etkili oldu. Ama onu da öyle bir doldurdum ki. Konuyu 12 nota ve saat ve bunların aralarındaki frekans yükselmelerinin oranları ile başlattım. Sonra ben logaritmik yükselme ile ilgili bir iddia yarattım ve bunu onunla paylaştım. Biraz felsefi yaklaştığımı söyledi ama ben mantık dışı, matematiğe aykırı hiçbir şey olmadığını söyledim. Böyle konuşurken de kendimi piyano karşısında buldum ve Donner SE-2'nin kendi sesiyle çalmaya başladım (logic pro'nun asortik piyanolarini degil).

Şu an başka bir şey bulamıyorum yazacak, o yüzden özetle şöyle bir iddiaydı: Logaritmik artışın çarpanının yazila'bildiği' en maksimum değeri uygulayarak A3 boyutunda bir kağıda grafik çizen bir karıncanın çizeceği logaritmik eğri insan gözüyle 90 derecelik bir çizgi olacaktır. Hiçbir doğru, matematiksel olarak da kusursuz bir doğru olamaz. Evrenin kaidesine aykırıdır kusursuzluk. Hatta şimdi ekleyeyim: Evren kusursuzlukları bir araya getirerek birtakım renkler yaratan bir mekanizmadır.

Benim ruhum gibi (aq). Doğru herifim ama dosdoğru olmadığımı, olamayacağımı biliyorum ve bunca egoma rağmen bu iddiamı da aynı egoyla savunduğum için bende bir eğrilik olduğu zannediliyor olabilir. (Oha sana amk! Burada da kendini övecek bir şey buldun ya. Ohhaa sana amk!)

Ya, aslında sadece şu an aşık olduğumu söyleyecektim. Bu da yanlış bir şey değil. Ama bana göre değil. Benim cetvellerde kusursuz (bu arada, iki yukarı paragraftaki iddiamın iç tutarlılığı ile bunun kendi iç tutarlılığı (kalitesinden hariç söylüyoruz bunu) ayrılmakta. Farkındayım. Sen değilsindir muhtemelen ama sen kimsin? Yani, kim olduğuna göre değişir ama benim tahmin ettiklerimden biriyse muhtemelen benim "yine birine aşık" olmuşluğum falan kritik edilmektedir halen ve hatta orada çıkılan yol bombok bir yere vardı-varacaktır.) Parantezden sonraki ilk cümlemin hislerini ifade etmesine izin verelim, zaten konu neydi, biz unutmasak bile sevenlerimiz unutmuş, ne fayda! Evet, o cümle olarak söylüyorum: Bıktım usandım bu uzun parantezlerin yarattığı yorgunluktan bir soluk alamadan benden tutarlılık beklenmesinden. El insaf! Söyleyeceklerim bu kadar. Bu kadarına izin veriyor Anakonu Canavarı. Bir de iç içe iki tane! Amk ben onun. (Çok da siklendiğini düşünmüyorum ama, neyse... A-ha! Kendim de parantez açmışım.) değil.

He, tamam, anlat. Aşık mı oldun. Çok şaşırdık.

Bi siktir git, bir boka yara. Bir haftadır bu başlık duruyor her oturup "yazamadığın" ya da yazıp karaladığın zamanlarda. Niye bu ilkbahar göt?

Çünkü babaannem bana bir şey öğretmişti ve ben bunu biraz öteye (ileri mi, geri mi, bilemeyiz.) çekmiş olabilirim. Ayh! Geliyor. Geçiyor, geçti geçecek civarlarımdan. Dikkatim 0. Yan gözle bakıyorum. Çıldıracam diyecem ama çıldıramıyorum. Keşke çıldırsam. Bari duygularımı yansıtır, hafiflerdim.

Babaannem bana bir şey öğretmişti ve ben tüm mütevazılığımla(!?) bunu ne kadar da ileri... öteye götürdüğümü söylüyordum. Çünkü ilkbahar göttü. Aynen de öyle.

Babaanneme (Hayatımda muhtemelen babaannemle ilk defa paragraf açmayı geçip, bokunu çıkarmak üzereyim. Olsun.) "Yaz geliyor ne güzel, di mi?" gibi bir şey söyledimdi, daha koca kafalı bir veletken (sadece kafamın kocaman olduğu zamanlar). O da yaz gelince eşekler gibi çalıştığımızı, tarlalarda gün yüzü görmediğimizi falan gibi bir şeyler anlatmıştı. Onun lügatini keşke hatırlasam. Nasıl anlattı, hangi sözcükleri kullandı hatırlayamıyorum. Ama böyle anlamıştım aşağı-yukarı. Kışın ise yatıyoruz. Evet, güneş tependeyken tarlalarda ter içinde kalmak yok. Mısırların yapraklarının o toz ve yapışan yabani otlar ve de binbir çeşit minik börtü böceğin, mısırların arasında sabah ilk iş belki toplamı ipek yolunun boyuna denk gelebilecek uzunlukta ağlar sıçmak olan envai çeşit boy örümceklerin arasından yaldır yaldır ilerleyip, ellerinin kesilerek nasır kalmamış bir yeri varsa orayı kestirmeden ya da kestirerek koçanları kırmak falan yok mesela. Cümle düşük olduysa kusura bakma. Hayat da alçak; nolcak...

İşin stresi de var. "Kalkın!" diye bağıran bir gavur var. Zorla almış zaten "bunu". Kaçıncı karısı ben bilmiyorum. Buna tutulmuş ve çapraz mermileri kuşanıp, büzüktaşlarını, bir nevi it sürüsü gibi toplanıp, atlara binip, gidip zorla almışlar. Yani öyle gibi anlatıldı bana en son. Baya despot herifmiş aq. Peki kim değilmiş o zamanlar? Yapabilen herkes öyleymiş. Gavur yapabiliyormuş. Lakabı bile gavur. Öyle kuvvetli bir herif de değilmiş. Ama bakışları bile korkunç. Ben aynı. Aynı ben değil, ben epey bir aynı. Çapraz mermileriyle kuşanacağım tüfeğim yok. O tüfek olsa bile yaşadığım hayat o tüfeği alınca mevzubahis olacak tehlikelerin ve sonuçlarının elimde olan ve gitmesini istemediğim birtakım şeyleri elimden alacağını bana daha gerçekleşme olasılıklarından önce öğretmiş. Belki olmayacak, ama korku denen bir şey var ya. Lanet olası bir eğitmen dersem ileri gitmiş olabilir miyim? Bilmiyorum. Tekrar aklıma gelirse bir gün tartışırım.

Yine her neyse. Kalkılacak ve öküz arabası falan hazırlanacak. Dün yorgunlukla bir kenara atılan kazmayı bulmak için geçen 2 dakika boyunca lossless'a yakın ama yine de sıkıştırılmış, normalde en az 4 dakika sürecek küfürler ve tehditler işitilecek (çoğul, bütün mahalle de işitecek. Çocuklar zaten alışkın; mahalledekiler de... ne gam aq!).

Stresi de bol yazın.

Kısaca eşşek gibi çalışmaya başlıyorsun. Çünkü canın çekiyor. Çok uzattım. Uzatmayacağım, zaten gitmem de gerek. Gitmezsem bu yazı uzarsa.. Aman tanrım, nasıl olur. Olmaz olsun öyle şey!

Bahar kokular yayar mis gibi. İştah açmaya başlar. Isıtır bir de inceden, tatlı tatlı. Be amk, sen yokken de ısınıyoruz, birbirimize sarılıyoruz falan, di mi? Ama yok. Ama ille rahatlatacak. Hareket etmeye başlayacağız. Acıkacağız. Kan dolaşımı... azacağız falan. Anaaa, ağaçlar çiçek açmış. Geçen bahar da açmışlardı. Sonra hepsi erik, incir falan olmuştu. Lan... taze taze... ne güzel olur. Tamam yedik. Çok güzel. Ooo.... vitamini alınca acıktın galiba. Fırından çıkmış taze ekmek, buharı tütüyor kesince. Üzerine de tereyağı?... Un mu bitti? İnek ot mu istiyor? O zaman tarlaya!

Sonra sonbahara kadar it gibi uğraş. Biriktir.

Sonra kış.

Güzelliklerin hepsi öldü, mevta. Yeşil yapraklar hepsi öldü. Tamam ağaç yaşıyor ama o yapraklardaki hücrelerin hepsi çürümeye, yallah! Otlar da öldü. Başka bir sürü şey de ölüyor. Aaa, sen bana ölümü hatırlatıyorsun. Evet, çünkü ölüm var. E, ama baştan hiç öyle demedin, çiçekler falan açıyordun...

Çünkü niye?

Çünkü sen umut taciri bir götsün ilkbahar. Senin yüzünden evrende her şeyin yok olmak üzere var olduğunu unutuyoruz.

Göt seni!