- loosen the reality
Bir zamandır var bu alışveriş listemde. Hangi kapsamda bilmiyorum tabii ki (alış-veriş).
Hep duruyor. Belki yarım sene olmuştur, tam hatırlayamıyorum.
Esriklik denk geliyor gibi ama... esrik ne demekti, bir bakalım. Baktım. Üşenmezsen sen de bak. Bana uyuyor. Herkesin serindeki hoşluk başkadır, bana uyuyor, seni bilemem. Kimsin sen? Yoksun sen aq. Zaten bugünün kapsamında olan şeylerden biri...
Bu kapsamda kalp kırmak var mı? Ya özlenen isen... Ya dile getirilemeyen isen... Ya senin baktığın gibi değilse biiiiir sürü şey...?
Where's the idea of "loosen the reality"? Whose heart(s) u'r talkin' about? Haven't you hurt yourself enough for thinking piles of craps all the time already mate? Try to slow it down at least one bit each time. Nobody cares about what you imagined but your imaginative society. Nobody! There's no she. There's no one. You're the only one who's making it all up. Find a way to crack this, you'll get better.
Haksız yere kimsenin kalbini kırmak istemiyorum. Hayali de olsa kalpler -en azından benim yüzümden- kırılmasın.
Sosyal çevre su gibi biraz. Bazı yerlerde fazla 'kireçli' ve yaşayanı çaydanlık gibi kaynatıp içini kireçle kaplıyor. Boktan bir benzetme oldu ama buna takılmayacağım. Hissettiğim şey, bir zaman birine (off yine mi...) yaptığım bir benzetme. Sanki esnekliği olamayan, yığıldıkça tortulaşan ve temizlenmesi, kaldırılması gittikçe güçleşen bir... Şey. Taşlaşma. Beton duvarlara dönüşme.
Bende bu isteyerek olmadı. Çoğu bunu hem istemsiz hem de kasten yapıyor (double penetration to the soul(?))
Still digging. Don't. Yet, you have a right to ask this and resolve it without even answering it: Is it all coming back when loosing either 'em all or you, yourself...? You'll see. No worries, let it threaten you to crack and collapse it all. After all what's left to lose? Let it go.
You let go only yourself, not others. They're already left, or there, or coming back or whatfuckingsoever... This is none of your business. Better make it the way it will be a no more.
Görmezden gelemiyorum. Görme anı oluştuğunda gözler, kulaklar gibiler; kaçamıyorlar. O irislerden içeri giren girdi ve girdiğini ışık hızıyla karşıdaki irislerin içine iletti. Gökyüzüne bakıyorsun. Ne görebilirsin ki? Bugün hiçbir şey beklemiyorsun, tasa ve dert yaratacaklardan başka ve koyveriyorsun... Gökyüzü daracık bir yerde, oraya bakıyorsun, zararsız... Ne olabilir, ne görebilirsin ki? Gri bulutlar yorgan gibi kaplamış zaten. Başka ne?... Kuş?
"Bunu mu demek istediniz?"
!
Al. Sana, gökyüzü bulutlarla kaplı olduğu halde, beyaz bir buluta sarınmış ve yakaladığı anda gözlerinden yıldırımlarını üzerine çakacak bir azize! Diğer bulutlarını silkeliyor. Dön önüne! Bakma gökyüzüne. Orası da sana mahrem artık.
Ok. Tamam. Tamamen istem dışı. Tamamen gözlerimi ayırıyorum. Gökyüzüne de bakmam, tamam. Ne olursa olsun. Ok. Ama gözüm göründü, o ne olacak? Ne olacaksa mı olacak? Ne olacak?
Özüm mü görünmedi? Onu görebilseydi zaten... Evet, her şeyi anlattımdı ama onlar anlatılabilirler çekmecesindelerdi zaten. Başkaları böyle şeyleri uluorta bir çekmeceye koymak yerine saklar başka yerde biliyorum ama bende onlar 'iç' değil. Ne bileyim, hikaye... Çoğu zaman benim zeki olduğumu düşünenlerin epey aptal olduklarını düşünüyorum. Aslında aptal benim. Çünkü zeki olsam, aynı sözlükteki sözcükleri kullanabilenlerle aynı dili konuştuğuma ve anlaşıldığıma koşulsuz inanmazdım. İnsanlar bu sözlüktekileri sıralarken, ayıklarken bir felsefe ile bunu yapıyorlar. Seninkinin farkının sen dahi farkında değilsen, onlar ne yapabilirler anlayamamaktan başka?...
Yakınında, seslense koşabileceğim bir yerde olmak mı? Bilmem. "O" 'iç'erimde. O benim. O, onun bildiğini zannettiğinden öte, benim. Bende. O, bilinen zannedilen ama öyle olmayan özüm. O belki en büyük gücüm ve belki en büyük zayıflığım. O benim sonsuza kadar koşabilecek bir at iken, soğuktan tir tir titriyor olmam...
Evde bir şey durmadan "Siktir git buradan!" deyip duruyor ara ara. Bir süre yalnız kalmak isteyen ya da eve yasak aşkını çağırabilmek için fırsat yaratmaya çalışan biri gibi. Bazen ”Gitme, kal.” diyor ama dünden beri bir odunla dövmediği kaldı. Epey inat ettim, çıkmadım. Piyanomu çalışmak istiyorum ve ama o kadar çalamıyorum ki, kaydettiğim videoları oturup izlesem ”Oha! Bu kişi ben değilim herhalde. Çünkü ben o tempoda o şeyleri çalamam!' diyebilirim. Yani... Biraz daha üşütük olsam bunu derim. Ama üşütüklüğüm beni, çalabildiklerimi çalamaz hale getirmek gibi mühim işlerle meşgul. Bir de durup dururken, hiç gereği de yokken bir şeyleri bozmakla.
Bir şeyler, bir şeyler demek isteyip duruyor gibi ama bu bir şeyler ya da 'şey' ben miyim, baska bir şeyler mi emin değilim. (
Ya da;
Komple mi üşüttüm?
Mana aramakta yahut olmadık manalar mı vermekteyim?
Kendi kendime oyun mu oynuyorum ben?
Aklımdan çıkamayanı aklımdan çıkarmaya yeltendiğimde neden karşıma çıkıveriyor. Bunu yok saymalı mıyım?
Saymalıyım.
Kimse yok.
Ve ben yalnızım.
Öyle de kalacağım.
Öyle kalmak isteyene kadar, öyle kalmak zorundayım.
Öyle görünüyor.
)