- hareketli tutulma
bir şey yokken bir şeyleri var etmeye de çalışırken zaten bir şekilde o şeyler şey oluyor.
ne oluyor? ne oluyor? etrafımda garip yaratıklar döneniyor. bir sey mi soracaksın? he, soruyorsun; kendi kendine... içinde birileriyle konuştuğun belli oluyor. ve ama auran yetmiyor sanırım, kendini de iteliyorsun. tıpkı yukarıda yarattığım hareketli tutulma gibi.
başlığı yakalayıverdim ensesinden ve koydum yerine. hep yemyeşil yerlerde mi olmalı ya da masmavi gökyüzlü... tasvir etmeye değecek güzellikte bir yerler olsa hayallerinde, di mi?
biri koyu kırmızı paltosunu giyer ama o paltonun içine giydiği zincir zırhının yarattığı ağırlık sanki yoğunlaşıp yüzüne de o savunma ve saldırıya hazır halini vermiş gibi bakışlarıyla tıpkı yarı atağa geçmiş bir lejyoner gibi dümdüz ileri bakarak hızlı adımlarla işine gider.
istemediğine, istenmeyecek hale gelebilen insan. saygı yaratabilen, anlayamayanı da zaten uzak tutabilmiş kişi. tebrikler. işine devam et. ak akçeleri biriktir. kimselere muhtaç olma. sen hep karasın. senin sıcak halini görebilenler bitiyorlar. buna gittikçe daha çok inanacaksın. önce dışarıyı suçlayacaksın. koyu kırmızı aydınlıkları serinletebilen bir renk ve alacakaranlıkta herkesten önce kendini siyah, karanlık, olarak tanıtanlardan. suçla.
ayçiçekleri zaman ve ivme oranlarını tepetaklak edecek bir hızda toplu halde sana çevirdiler başlarını. hayır güzelim, seni güneş zannettikleri için değil. kendilerinden daha güzel ışıldayan ve sincap gibi oradan oraya bu kadar hızla seyirtenin ne olabileceğine dair oluşan merak.
zaman, kendi kendinden şüphe duymamak için tutunduğu devinimlerden biri böyle tepetaklak olunca yelkovan elini şişeye sarılmak için uzattı ama şişe de boşalmıştı.
”ne ara içtim ben bunu?” diye aynaya baktı. aynada akrep hala teknolojiyi yavaşlatmaya çalışıyor ve yelkovan daha yarısına gelmemiş şişeden yudumluyordu. bir kendine, bir de aynaya baktı. ”kendimden çok mu uzaklaştım acaba?”
hayır. uzaklaşmamıştı, kendi de, ayna da aynı yerde, aynı odadaydılar. birkaç milyon ışık yılının yaratacağı farkın kalibrasyonunu da yapabilen bir kavram iken, bu neyin nesi olabilirdi, de, kendi şişesini içtiği zamanı şaşırıyordu?
”evren sıççak ağzıma! fark edilmeden halletmem lazım bunu.”
zamanın derdi büyük ve ayılmak için de kendine ihtiyacı var. oysa birimiz, bebekliğinden ergenliğine kadar üç öğün yemeğindeki altın buğdaylar nedeniyle kamaşmasız hayranlık yaratabilen ışığını oradan oraya seyirterek taşıyor ve her nasılsa aurasının kıvamını gram bozmuyor, ufuk hizasından saşmadan gitgellerini yapan kalçalarını ortalığı yıkarcasına kütürdetiyordu. kuşlar dahi susmuş, put gibi sakinleşmiş onu izliyorlardı. kimseni kuşlardan haberi yoktu. ondan da.
benzettim.