YARIM (bırakılan) YÜZYIL
Bu, birkaç dakikalık bir mevzuya dönüştü. Ve bu yüzden şimdi sizlere bir hikaye anlatacağım. Gerçek bir hikaye.
Nerede olduğumuzun belli olamayacağı bir karanlıkta yatakta tahminen 3 kişiyiz ama bu 4 ya da daha fazla da olabilir. Tabii ki ıslak rüya kıvamında ve diğer kişilerin kimler olduğundan zerre kadar haberim yok. Diğer kişilerden biri dışında kalanların birden fazla olup olmadığından dahi emin değilim. Parametreler çok ve saçma gibi mi? Değil. Benim bu ıslak görünümlü rüyada, hiç ıslak olmadığım hatta yatılan ve altta mı üstte mi ya da nerede olduğu belli olmayan, belki sadece ihtiyaç duyulan yerlerden sarmalayan yatak olmasından başka bir şeyle tasvir etme şansım olsa yalnızca ışıktan nasibini elinin tersi ile itmiş ılık bir bulut diyebileceğim yerde sadece biri ile iletişimim var ve bu kişi ile birbirimize aşığız. Hiç ıslak değiliz. Battaniye altında oynayan çocuklar gibi bir halde, sözler kayıp. Anlamlar var, anlaşılmalar... İşte onlar çok acaip. Anlaşılma, anlama ile ilgili hiçbir tasa yok ama bir telaşe var. Evet, sevişiyoruz onunla. Evet, aşkla yapıyoruz bunu ve yine hayır, ıslak değil; kavuşulabilmiş ilkokul aşkı gibiyiz.
Fakat... Bir düşmanım var. Bu gerçek dünyadan bir düşman ve yine entrika peşinde... Telaşe de galiba bu yüzden.
O tatlı karanlık bulut, sevgiliyi alıyor ben ayrılmak zorunda kaldığımdan itibaren. Yola çıkıyorum. Benim evime gitmek istiyoruz ama ben yolu bilmiyorum. Yani bulacağım. Sarhoş değilim ama tatlı karanlık bulut solumuş olabilirim. Ve ayrılır ayrılmaz deli gibi özlediğim o sevgiliyle buluşacağız benim evime vardığımda. Öyle olacak. Bunu bana belki ben, belki başka bir şey söylüyor.
Entrikacı ve pis yaratık ile münasebet kurmuyorum ama illeti herhalde yoluma kadar yansımış... Ama başka bir şey oluyor. Başka biri çıkıyor. Alıyor beni yolda ve baştan çıkarıyor. Aslında belki burada yeni bir deyim türetmem gerekiyor. Çünkü baştan çıkmıyorum. Sevgim ve özlemim bitmiyor ama başka biri daha... Nasıl olur? Basbayağı oluyor. Boyu görece uzun ve ayaklarının biraz büyük olduğunu hatırladığım biri elimden çeker gibi, belki öyle, belki sadece elimden değil (no ıslak!) alıyor beni. Esmer ve ince yüzlü. Keskin ama gülümseyerek bakmak zorunda bir yüzü var. İri gözleri karanlık gibi ama karanlık bakmıyor hiç. Ve beni yolumdan alsa da düşeceğim yerden de kurtarıyor. Çünkü düşüyorum!
Yuvarlak, taş bir kuyu. İçinde, düşmeyi önleyebilecek, kare kesitli demirler döşenmiş diklemesine. Dibi görünmüyor ama bakmadığım için de olabilir bu. Zira karanlık. Aslında her yer karanlık ve hep karanlık. Ama beni rahatsız eden bir karanlık değil bu, simsiyah değil. Koyu kül rengi ve huzuru bozmayan, varlığını hissettirmediği için tedirgin etmeyen bir karanlık. Ama kuyunun içi öyle değildi sanki. Bakmadım. Aslında düşmedim de, çıkabileceğim bir yerde bastım demirlerden birine ve tutunduğum yerleri kontrol ediyorum yukarı çıkmak için.
“Gelme sakın!” dedim ama sözcüklerle olmayabilir bu. Bir dil bile değil, bir şekilde konuşuyoruz ve ağzımızdan hava titreşimleri çıkmasına sanki hiç gerek olmadı o zamana dek zaten. Bunu, bugün, her gün; yaşadığım dünyada; uyanık olduğum dünyada isterdim. “...sakın!” sözcüğü çok gereksiz mesela dilde. Tercüme ederken yerine başka bir şey yok ki. Türkçe’nin zayıflığı olarak da görmüyorum, “...beware” ya da “Don’t you (ever)...” da olmazdı. Bunu anlatmak çok zor. Belki hiç sevemez olduğum, yeryüzünün akıl almaz kapitalistleri olduklarını düşünmekten vazgeçemediğim karıncalar anlardı bunu. Zannediyoyrum onlar konuşmadan anlaşabiliyorlar bir şekilde.
Dinlemedi. Umursamadı. Halbuki çıkacaktım. Ve benden daha derine düşmeden önce seke seke indi yanımdan. Üstelik kuyunun üzerindeki çatı gibi olan şeyin kısıtlı alanına rağmen.
Düşmemek zorunda kaldık gibi ama... olmaz. Bu kadar hayranlık yaratması gerekiyor muydu? Beni borçlu çıkardı. Zaten karmam yarrak gibiyken. Şimdi düşününce böyle ama o an kimde kompleks var? Kimsede. Görülecek bir şeyy olmadığına karar vermiş o tatlı karanlık. Yemek hiç yok. Öyle garip ki sikiş de yok. Kardeş kardeş miydiniz Ali? Hayır, o da değil.
Bambaşka bir yere doğru yola çıktık. Ne ifrit düşmanımın olduğu ne de evimde beni bekleyecek olan... Evim de yok artık. Çünkü kaybolduk. Ben de yokum. O da yok. Biz de yokuz. Varız ama bu bizi bile ilgilendirmeyecek kadar güzel ve özel.
Neyse, ben biraz yarım yüzyılın amına koymuş muyum, yoksa o mu benim amıma koymuş yoksa bu kadar boktan bir dünyada ben de şu erk meselesini bir kere daha düşünüp, temize çekip sonra Hıdrellez’de tutmayacak dileklerle birlikte denize gönderecek şekilde paketleyeyim. Hep sevdiklerimizi mi kaybedeceğiz. Bence sevdiklerimizle aramıza girenleri kaybedelim. Küllerin denize hayırlı olsun erk mücadelem. Kendine son bir kez iyi bak. Ben gidip at arabalarıma ot dolduracağım, onları taşıyan atlarım yesinler diye.
Son not: Tüm hikayeler gerçektir fakat içinde anlatılanlar için aynısını her zaman söyleyemeyebiliriz. Ve belki de onu bile yapmamış, hiçbir hikaye anlatmamış olabilirim. Bunu, yukarıda “hikaye” sözcüğünün ilk geçtiği cümleden yazdım.