too much

ben bir sey. ben? yine mi sen? hep sen, hep ama hep sen. ben? evet, sen. peki hangisi, ne, bunlarin?

"seems like a touch, touch, too much"

firtina gibi esebilecegim, ya da en azindan doya doya kendimi oyle zannedebilecegim bir gece acaba ziyan mi olacak? caliyorum. evet. soyluyorum. evet. yaniyorum. hem de nasil!

peki bana ne oluyor amk? ilmek boynumdayken dans ediyorum. cellat ilmegi sikiyor, "bi kiprama lan!" der gibi; ben "tamam, zaten pist de dar. boyle de olur." diye oynamaya devam ediyorum.

bagli oldugu bir ev olmayan kulubesinin onundeki urgana tasmasindan baglanmis ama sanki magic mushroom yemis mutlu bir it gibiyim.

gerizekalilar moralimi cok basit seylerle bozabiliyorlar. bak, simdi de oyle oldu. olmamasi gerekiyor ama uzerimdeki olu deriyi kaziyip, cebine koyup bunu kar sayan "mal"lara katlanamiyorum. katlaniyorum. katlaniyorum ama katlanmaya degmeyecek bir seyi naparsin? mesela sinek? cakarsin bir tane verdigi rahatsizliktan ozur dilerken de vizildayarak kafa siktigi icin.

her neyse. keyfimin amina koyulmasini istemiyorum. hatta bu kismi silebilirim. zaten ortalikta kusursuz daireye cuk oturacak mukemmellikteki neticenin sahibi yok. ben onun icin mi buradayim? e, herilt yani. neyle oyalayacagim kendimi?

gelmissin, ya da buralardaymissin... ama... ama ne yapabilirim. atacagim her adim bana; yolsuzluk, susuzluk ve elektrik yoksunlugu olarak geri donmus. e, ben de insanim. yani hotorot degilim. hotorotler laftan anlamaz. ben laftan anlamaya calisiyorum. belki de burada anlasamiyoruzdu. belki laftan anlamayan adam istiyorsun. bilemem. carpiklasmasin diye bu sikko 21. yuzyil beserinin arasinda gotumu yirtindigim mantigima aykiri. yapmadik mi mantiksiz cok sey. hemen hepsi mantiksizdi. ama dogru mantiksizliklar degildi. onlarin da bir uyumu olmali. dagiliyor. hakliyiz.

bir de degisen seyler olumlu olmadi ki? geberi... ne anlatiyorum ben ya. neden sana anlatiyorum... anlatmiyorum. zaten haberin olmasin diye elinde olsa beni baska bir galaksiye gonderirdin.

bu gece cikmasaydim daha iyiymis. ya da yakinimda, insan yerine kondugum yerde iki bira ataydim daha iyiymis. buraya bir zamandir gelesim gelmemeye basladi. hem yuzgoz olmaya meraklilar, hem de samimiyetsizlik akiyor hepsinin her tarafindan.

calismaya devam etseydim daha iyiydi. ben niye mi yaziyorum. yaziyorum iste. el aliskanligi. bir manasi olmasi gerekmiyor. cikarsa bahta.

ne hulyalaniyorum biliyor musun? burada otururken, burada oturmayayim diye olan seyler... mesela tam elimin sirt kismina, tepedeki agacta uyuklayan kusun sicmasi. evet, bu oldu az once. simdi de, butun manzarasi ben olacak sekilde hizalanmis bir masaya oturan bir at yarra geldi ve telefonundan reel yuvarliyor, sesi duyulacak sekilde. baska seyler de oldu. "expose" etmek istemiyorum mekani simdilik. var laflarim, tutayim biraz.

peki ne geldi aklima, hangi "wishful thinking"?

soylemem. iyice salak yerine koyarsin. sevmek salaklik. guzel hayaller kurmak ve bunlarin gerceklesmesini ummak, salaklik. olmayacak isler pesinde kosmak gibi sevmek.

beni rahatsiz eden sey su: bir turlu, kendimi belli etmeden soz dizemiyorum. ergen gibi. burada da boyle. anlatsana bir hikaye, kendini katsan bile (ki yapmayan olamaz; ne yazarsa yazsin biri, ne kadar iyi yazar ise yazar olsun, ille kendi olur icinde yazdiklarinin. bunun bir caresi yok. belgesel yazsan yine yok.) belli olmayan bir hikaye yaz. orada karsilastigin, yasadigin seyleri, sanki hayatinda hic gormemis gibi, sanki hicbiri aslinda senin dusuncelerin degilmis gibi dok gitsin aq. hem govdeni acmamis olursun, yerli yersiz atilmaya yer arayan yumruklara.

naylondan kul tablasi mi olur aq.



Sekmek

Merhaba. N'aber? Bence bu gece her sey...

Cumle yok.

Yok bir sey.

Hey! Kendim! Seni dinlemeye geldim. Ne, cit yok?

Anlatsana, derdin nedir?

Yok.

Çalamıyorsun. Yazamıyorsun. Düşünemiyorsun. Evet, düşünememek nasıl bir duyguymuş öğreniyorsun.

Düzeltelim. Düşünememenin yollarını buldun. ”kasıtlı cehalet”i öğrendin.

Belli konularda düşünememenin bir yolu var. Bedava değil ve verimli bir yaratım yöntemi bulunmuş sayılmaz, çünkü ”zaman” yiyor.

Lokal lobotomi. Internally, self manufactured thought, cluster oriented lobotomy.

Bir düşünce öbeği var, oraya buraya zıplayıp, ona buna kerkinip, ona buna bulaşıp, kendini bulaştırmak için yırtınıp duruyor.

Aynı adı henüz ortada olmayan kahramanlarımızdan birinin yaptığı gibi yapıyorsun: Tam izin. Gel amk diyorsun, bağrınmadan.

Geliyor. Ağlatmasına, güldürmesine, içini burkmasına falan, her şeye izin veriyorsun. Bununla da kalmıyorsun: Sana aşık olmuş birini ince yollu uzalaştırma taktiği yapıyorsun: ”Yetmedi, daha da gel. Daha da dur. Daha da işgal et. Daha da bulaş. Daha da batır her şeyi gerkirse. Sen, benimsin.” diyorsun.

”Sen, benimsin.”

”Seni atamam. Sen de benden gidemiyorsun. Mecburuz birbirimize. Ben sendan ötürü canıma kast etmiş gibi bir hale gelsem de, buna bir çarem olmadığını biliyorum.” o düşünce ve duygu yığınına.

Gitmiyor elbette. Yaşlandırıyor mu?

Dostum, evrende bunu yapmayan hiçbir şey yok. Boomerang, 132bpm'da çalınırken ”Doomerang” olmasın istiyorsan, yaşayacaksın; işkencesini bırak materyallerin çeksin, ruhun da sefasını...

Artık her gün YGD dinlemiyorum. Bunun için üzgünüm. Fakat her gün dinliyormuş gibi hissediyorum. Artık her gün gözyaşı da dökmüyorum, epey zamandır. İstesem dökerim, tutmuyorum ama; kurutmuyorum da...

Birbirimize karşı suskunlaştık. Ben şarkı da söylemiyor oldum ama geçecek gibi hissediyorum bunu.

Ve formülü buldum, enjektörde; havasını da aldım. Evet, noktasal sayılabilecek gibi. Birkaç sivil nöron da ölebilir ama karara varsam, onlardan feragat ederim. Nelerden etmedim.

Kapının aralık kalması, hala kendine yer bulması... Bunlar benim aptallığımdan. Bunu da yok ederim. Bunu yaparsam olacak sivil kayıplar beyin içi sosyal adalet kavramıma uymaz. Geri kalan haksız yere yaşamış ve ciddi bir eziyet ile yüklenmiş olur: Mallıkla. (ya da onun gibi bir şey).

Her güç kaynağının bir kapasitesi var. Her üretim ya da yönetim fasilitesinin bir yeteri var. Ne beyin, ne de kalp; karaciğer gibi, iki mekik ile masajı hissedip, ”eksiklerimi tamamlayayım.” diyemiyor: Kalp kafeste, beyin yaşarken tabut...

Kargaşa bitse, iyiyle kötü bellense; her şey daha kolay. Bunu sağlayamadığım, yeterince zeki ve zekasını strateji gibi sıkıcı mesailere zorlayamadığım için çözemedim. Suçum, kabahatim aslında önce kendime.

Bilmemek daha iyi geldi biraz da... Çünkü gerçek, bombok olabilen bir şey. Yaşadığın rüyada aşk varsa, uyanmak ister misin?

Bak, yine yakalandım. Döneceğini söylüyor. Dönse ne olacak olm? Ve ”ne olacak” zamandan bağımsız değil. Ve enjektör elimde, ve bizi öldürebilirim.

Sensiz başıma geri dönebilirim. Başka olabilirim.

Bunu isteyerek yapıyorum.

İsteyerek yaşıyorum. İsteyerek yaşatıyorum.

Gücüm var. Bırak harcansın, gerektiği kadar, hak ettiği kadar, hak olup olmadığı belli olmayacaksa, sonuna kadar beslerim.

Kendi bilir arsızlaşıp giderse.

--

Piyano gibi bunlar. Sekmeyi öğrenirken alakasız notalara geri dönebiliyorsun.


Sahtekar

Gerçekimi... (grealivity)

İlk defa bir şeyi anlatırken türkü uydurur, ağıt yakar gibi alakasız bir girizgah yapmama gereksinimi duydum. Belki de konuyu önceden düşünüp, başlığı belleyip, sonrasında yazmaya başlamak bunun için -çoktandır- var olan bir şeydir.

Dışarıdan bir adam geçiyor; tanımadığım, görmek istemeyeceğim ve hatırlamak istemeyeceğim biri. Sonra bunları bir daha okursam hatırlamayayım. Olur? Deneriz. Bir paragraf kadar üzerine düştükten sonra nasıl olacaktı(r) acaba?

Demek girişte, hız alıp, kendi kendini bağladığın iplerini koparmaya yarayan saçmalığı ikinci paragrafa sakladın. Güncel bir konu ama alakasız.

Konu çok kısa olacak, ya da daha zihnimde nasıl anlatılabileceği olgunlaşamadığı için kaçıyorum belki. Bir de sükûnete varırsam o zaman zaten hızlanırım diyedir.

İngiltere Dili'ni anadili yapanların belki bilmeden yaşadıkları bir şey var: Şarkılar oynanıyor. "Play".

Birlikte de oynanıyor, kendi kendine de oynuyorsun. Çocuk gibi. Ben, bir zamandır bir şey keşfettim, ki bunu bilmiyor ya da yaşamıyor olduğum için bir muzdarip olduğumu biliyorum. Oynadığım zaman çalabiliyorum. Oynadığım zaman yaşayabiliyorum.

Müzik?

Öyle gibi başladım oraya yazmaya ama düşünsel akışım geri kalan her şeyde de öyle olduğunu ittiriverdi önüme. Bu ne!?

"Her gün nasıl başka birine..."

Bunu diyen kişi, benim burnumun kırılmasına bir neden oldu. Kıran neden de bu kişiye vurgun, "her gün başka birine..." olmayan biri. Bir araya gelebilmeleri için zannediyorum en büyük yardımlar bendendi. Belki ters tepmiştir ama ilk öpücüğünü böyle aldığını biliyorum. Böyle yapmak gerekir mi? Efendilik bunu gerektirir... diye düşünmüştüm. Şimdiki aklım olsa? Bilmiyorum. Belki de hâlâ öyleyim. O şekilde başlayan cümleyi bana kullanan kişiyi bin yıldır görmüyorum.

"Her gün nasıl başka birine..." olduğumu düşünen tek kişi tabii ki o değildi. Böyle olduğumu düşündürecek materyaller bulunduruyor isem ve bunları saklamıyorsam tabii ki birden çok birileri bunu düşünecektir. Düşünüyorlardı. Nereye gitsem bir süre sonra böyle düşünüyorlar. Aksinin daniskası olsam da; hiç kimsenin bunun aksi olmadığını kâinatın her zerre si biliyor fakat ısmık ısmık her biri bunu birbirinden yatağa girene kadar, hatta orada dahi saklıyor iseler de (hey! Çırılçıplaksın, farkında mısın?), olanın sadece "ampullük" olduğu apaçık, ayan beyan ortada ise de, insanoğlu her yaşadığı dönemde, bir ya da birkaç sonraki dönemin gerzeği olmaya mahkûm ise de... ...düşünüyorlar.

Düşünmek her zaman iyi bir şey değil. Olamıyor. Herkes için olamıyor. Koro hâline gelebilen düşüncelerin maestroları gayet göt olabiliyorlar. Güncel dünyamızda bu durum ayyuka çıkmış durumda mesela. Fakat, bunun böyle olmadığına inanan korolardan başkasını duymak mümkün değil ve ahengi bozuyor. Lanet. Değil mi? Düşünsene. Ahenk de bok olabiliyor. Ben yanılıyorum. Milyarlarca doğru içerisinde kırılacak kadar sert manevra yapma zorunluluğu duyan benim ve bir çatlak ses oluyorum. Çatlak ses. Detone varlık. Hayır, sizin akordunuz bozuk ve kakofoninizden kendimi doğru dürüst duyamaz hâle geldiğim için doğru dürüst çalamıyorum (oynamıyorum(?)).

Burayı özet geçersek: Beynimi siktiniz amına koduklarım.

Neyse. Benim burnumu kırdı bu vatandaş. "Her gün nasıl başka..." düşüncesini dile getiren kişinin bana vermek isteme ihtimali olduğu gerçeğini, gerçeğe dönüştürebileceğimi düşündüğü için yaptı bunu. Mani oldu. Olacak mıydı?

Olabileceğini bilinçsizce biliyordu (bunu açıklamayacağım, yakala, anla.). Çünkü, zaten kendisi de böyleydi. Ve hiç yakalanmadı, kendi kendine. Kâinatın her bir salak zerresi gibi.

Kâinatın bu salak zerreleri birbirlerinden nefret ederken birbirlerine olan muhtaçlıklarından, birbirlerine nasıl varacaklarını bilemeden debelenip duran ama kendi gibi yaklaşan her şeyi de tekmeleyerek savuran ve yine de birilerinin yaklaşmasını isteyen bir garip yaratıklar... Daha iyi anlatamazdım. Belki benim zekâm, en azından şu an için ve şu anki tembellik seviyem ile orantılı bir şekilde, ancak bu kadar anlatabiliyordur, bilemiyorum.

Artık gelmeye başlayacak olursam: Ben bir sahtekâr olduğumu biliyorum.

Burada okuduklarının hepsi sahte. Çünkü, hepsi senin okuyor olacağının yarattığı kaygı sansüründen geçiyor. Bunu yırtmak için, yukarıdakilerden bahsettiğim zamanlardaki hergeleye duble sahtekârlık yapıp, bu sahtekârlığı tüm aptallığımla ellerine teslim etmiştim. Birinin ablasının tatlı kabakları ve diğerinin kız kardeşinin... Hatırlamıyorum.

Çünkü sikimde değildi. Önemli olan başka bir şey vardı: Kendi kendime yazarken sahtekârlık yapmamak için, kendimin okunmasına izin vermemeliydim. Buna kararlı olmalıydım. Yaptım bunu ama kendimi saklamak yerine, tüm unutkanlığımla (belki yüz nesildir aktarılan kronik bir durum olabilir bu bence)... Söylediğim gibi... Önlerine vermiştim.

İstisnasız, hepsi, benim birlikte olduğum, daha da açıklısı birlikte olmak istediğim kadınlara yürüdüler.

Muhtemelen ben, her nasılsa "her gün nasıl başka birine..." olabilen biri olduğum için, bir eksiklik duymayacağımı düşünmüş olabilirler.

Ben ise, sanırım tüm bunları düşünmüş olmanın yarattığı, duygusal arınmadan öte bir ruh hâli ile (buna katarsis deme haksızlığını yapamayacağım kendime. Daha iyi çünkü) kendi önümden yedim hemen her zaman. Zorla ittirilenler dışında kendi önümdeki tabaktan başkasına dokunmadım (aq).

Bir zaman sonra doğuranım, dölleyenim, o sıralar döllediğim ve ben bir yaz akşamı verandada otururken benden, bir zamanlar gönül koyduğum için suçlandığım bir kadını, kendi doğuranı ile bizi ziyaret ederek isteyen oldu. Bunu daha az komik nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Ben de salaklıklara gülmeyi seviyorum ama bu maymunların bile genlerinden atılmış olsa gerek bir tırt içgüdü.

En azından biraz farklı yaratılmış bir şey olduğumu biliyorum. Bu genelde yorucu. Fakat müteşekkir olduğum zamanlar oluyor: Bana verilen bir şeyden ziyade, doğuştan uzatılmışların bazılarına şüpheyle yaklaşabilip, ayıklayabildiğim ve istedikleri "et"i vermeyip, haşlanmış patatesle karınlarını doyurup susturduğum için.

Çok düşünmek zorunda kaldıktan sonra, çok açıklama yapmak istememek, çünkü çok düşünmeni istemek gibi bir şey... Bir dakika ya... Ben başka bir yerden daha girecektim bu konuya. Evet, evet, bu da sahtekârlık ile alakalı.

Aslında yukarının bir devamı. Aslında tamamı buna bağlanıp, buradan da sahtekârlığa bağlanacaktı. Bak, akışı anlatan ve akışı anlatırken akışın akışını çeşnilendiren bir şey. Neye yarar. Ne bileyim aq. Ben bu akşam bir güzele yürüyorum. Yürüdüm biraz. Yarıda kalacak. İlk tur çok güzel çalıyorum. Hemen her zaman öyle oluyor. Harika çalıyorum, tam anlamıyla birebir oluyor, hele de hiç siklemeden oturursam. Sonra düşünmeye başlıyorum. Çoğu piyano öğrencisinin de başına geliyor bu. Hayat da öyle. Ben bundan nerede bahsettim. Yukarıda olabilir mi? Bir kontrol edeyim, bir sn... Evet, evet... Oynamak ve çalmak... Şimdi birleştir bunları. Tamam. Yaptın mı? Yok. Ben değil, sen yapacaksın. E, boku bokuna mı okudun buraya kadar? Haaaa, sen kime yürüdüğümü merak ediyorsun. Heee, sen de hâlâ bana âşık değil mi derdindesin? Heee, aslında hiçbirinizin sikinde/amında değilim. Aaa...

Ne olacak şimdi?

Ben bir sahtekârım. Hep öyleydim. Buraya yazdıklarım, umurlarında olma şansı olmayanların hiçbir zaman farkında olamadan yarattıkları bir kaygı ile sansürleniyor.

Ben bir sahtekârım. Her zaman, her yerde öyleyim. Kimselere okutmadıklarımda bile. Evrenin sonsuz sesleri gibi sonsuz kulakları, Tanrı'nın varlığı, yokluğu, çokluğu, tekliği ya da hangisiligi ya da hangileriliği ile yara(til)mış tantanalar, "ya domalmış ve çıplakken ölürsem"vari olması ve olmaması apayrı aptalca olabilecek ve fakat hâlen üdüksüzlükleri ile aylak nöronları kafaya almaları.... Falan falan falan... Bunlar çekirdeğimi sarmış iltihap gibiler: Tedavi etmek için sarılmışlar, cebelleşip duruyorlar aralarında kaldığı için nefes alamayacak hale gelmiş bir kazazedenin başında toplaşan salaklar gibi...

Ben bir sahtekârım. Çünkü aslında seni sevmiyorum ve yine de senin için canımı verebileceğimi söylüyorum.

Ben bir sahtekârım çünkü tüm bunlar yalan. Bir sen gerçeksin. Sen ölürsen film biter; başroldesin... Bir sen var, senden içeri, kimseyi sokmazsın oradan içeri ama...

Buyrun, benim bahçem, tüm sahtekârlıkları ile açık. Ya da kapalı.

Ben belki bu akşam piyano çalışırken... Pardon, oynaşırken... Kimbilir...


M

Aslında ne kadar çok dikkat edilmemiş sözcük varmış zihnimde. Ya, bir kere doğru gir şu konuya!

Bence, bu gece, ben sinirimi senden çıkarayım. Sinirli miyim? Epey bir zamandır, her zaman.

Sinirimizi kapıdan girmeden önce çıkarsak, olmaz mı? Olmaz. Çünkü o yarrak gibi bir şey, olmasa kafan çok rahat edecek ama atabileceğin ya da bir kenara bırakabileceğin bir şey değil. O bedenin tam ortasında ama her yere bağlı, sinirlerim de bütün bünyemi sarmış. "Kendimi skicem!" boşuna söylenmiş bir söz değil. "Çünkü bunlara maruz kalacaktı idi isem bu hayatta, ben neden bu yöne seyrettim. Şayet buna mecbur idiysem de, kendi beceriksizliğimden ise de; skiyim ben bu bünyeyi!" gibi manalar çıkarılabilir.

Ay bittim. Evet. Ay. Ay o ne güzellik. Hangi dindensin güzelim, ben de müridi olup, dırekt tanrısından seni isteyeceğim; ananı babanla, prosedürle, protokolle, gelenekle, götenekle kaybedecek vaktim yok.

Kılıf. Ve teşekkür etti bana.

Bir zamanlar bir maymun varmış. Çünkü maymunları hiç sevmediğim için kendimce objektif olmaya çalışıyormuşum. Güya çıkacakmışım kendimden. Başkası olacakmışım. Başka birilerinin, başka bir şeylerin ve başka bir yerlerin "başka" hikayelerini anlatacakmışım. Ben burada çaktırmadanlığı iplemezmişlikle çaktırmayarak gündemden, olduğum zaman ve mekandan kaçıyorum.

Bazen hangisinin daha boktan olduğunun tartışılabileceğini düşündüğüm o yaratık ve insan arasında bir seçim yapmak durumunda mıyım? Değilim. Buna da bir paragraf ayırdım mı? Tamam. Gömebiliriz.

Hep konuşan herif, hayallerini dile getiremeyecek kadar konuşan herife döndü. Bu benim. Bu sub değil, objektif.

Bunu da başardım ve kendimi özgürleştirmek yerine daha beter izole ettim. Kodes gibi bir şey aslında. Hayvanlık.

Ne o?

Düşünceleri sözcüklerden, harflerden ayırmak.

Okumayı biraz erken öğrendim ben. Manyak olacak kadar erken değil. Yani, düşünüyorum, aslında erken de değil, zamanında. Ama hızlı öğrendim ve çok hızlandım. Harfleri ve sözcükleri okurken çenemin hızının bir yere kadar yetebileceğini biliyordum (ohoo, sen ne zaman senden gayrı konu ve hikayelerle geleceksin? Başladın yine kendine...) (bura benim yerim.) (o zaman boş yapamayacan.) (yaparım.). Artık yetmiyordu da. Rakamları hatırlayamam (bir 217 vardı sanki ama...) ama sesli okuma yarışlarında önde giderken, sessiz okurken kaç kelime okuyabildiğimi de sayıyordum ve 2 katına yakın falan oluyordu galiba. Kurdaaale yakamda. Ben utanıyor, çıkarıyor. Örtmen görüyor "aaa Murat, nerede kurdelen. Dur takalım yerine.) Sanki diğerlerinin sikinde. Hepsi benden daha iyi top oynuyor ve ben bir 'ileri' zeka örneği olarak alt sınıflarla trencilik oynayıp, okulun bahçesindeki tepeciklere treni tırmandırıyorum. Geleceğimin provası aq: Ben lokomotifim, alt sınıflar da vagonlar, gezdiriyorum onları. Sonra kimse kalmıyor, okul çıkışı benim anlayabildiğim hiçbir neden yokken 2 kişi tarafından yumruklanıyorum, direnmeye çalışıyorum ve ama dayağı yemiş oluyorum ve kimseye de söyleyemiyorum gururuma yedirip o zamanlar. Ama sınıf birincisiyim. Vay be. Aşık olduğum kız da sınıf birincisi. Ortaklaşa oluyoruz, çünkü eşit puanlarımız. Tanrım, ben bu detaylara daha fazla girmek istemiyorum şu an ve başka bir şey anlatacaktım ben. Evet, hızlı okuyorum, çok hızlı. Köyde, kasabada benden hızlı okuyan yok. Hızımı alamadım ve okuyarak varmam gereken yeri geçtim sanırım, zira, yapayalnız ve beş parasızım. Ahah.

Neyse (v2). Okumayı öğrenirken, hayat enteresan tabii, harfleri hayal ediyorsun, sözcükleri, zihninde beliriyorlar. Kendimi suçlu hissedeceğim az kaldı. Çünkü, bunu yapmadan yaşamını sürdürenler varsa, düşünce denen şey bulaşıcı olduğu için... "Hoş geldin akılsal işkenceye!"

Evet, fark ettim ki, konuşmayı öğrendiğimde zihnimde harfler ve sözcükler yok iken, okumayı öğrendikten sonra zihnimden bu sözcükler daktiloyla yazılıyor gibi bir biçimde olmasa da akıyor.

Bu iyi mi?

Hop! Bir dakika. Oyuncak at arabalarına ot doldururken, otların ve atların ve arabaların nasıl yazıldığını düşünmüyor, onları olduğu gibi, ya da zihnimde, zihnimle ortak, istedikleri gibi tasvir ediyordum ve hatta belki etmiyordum. Onlar nöronların falan işi ve bulaşmış değildim. Nasıl yürüdüğümü düşünmek zorunda değilsin. Düşünürsen bir yandan konuşamazsın. Arkaplan işlemleri olmak durumunda öğrendikten sonra birçok şey. Yoksa insanın bilinci, tıpkı gözlerinin çok az bir alana odaklanabilmesi gibi, gayet "single task" çalışıyor. Kadınlarda durum farklı deniyor ama sanmıyorum. JavaScript'te olduğu gibi, task'ler sıraya daha itinalı ve işlevsel ve "optimised" giriyorlardır. Ben teyzelerimle büyüdüm de... Hakkı Bulut, Ferdi Tayfur falan da dinlerdim onların "bakıyor" olduklarını düşündükleri için dertlendikleri zamanlarda. Özetle, 'bilinç' bu gibi yönleriyle boktan ve zayıf bir şey. (Belki de sadece sen ve senin gibi sadece 'single task' kapasiteliler böyle düşünüyordur. Kim bilir?)

"Harflersiz düşünemiyorum!"

Dammit! Ne olacak? Nasıl olacak. Bu, benim zihnimde bir yer etti. Bir ara epey kafayı taktım buna. Son zamanlar yaşattığım zorlukların da katkısıyla bir kaçışmaya başladılar ki... Bu hale geldi: Hayallerimi dile getiremez oldum.

Nasıl siktiğimi anlatacağım mesela. Anlatamıyorum. Lan, bu erkeklik gibi bir şey. Yani, "erkek dediğin az konuşur" diyorlar ya. Onun gibi bir şey aslında. Düşünceler fink atıyor, hayaller... Hatta senaryolar fink atıyorlar. Ama detayları belirtecek, insan içine çıkaracak, başka yaratıkların da hayal etmesini sağlayacak sistemin sunucularına köydeki cıngan baltasıyla girmişim. Şimdi ne yapacam?

Yazmak istiyordum ben... Bu bir organizasyon ise, bu organizasyonun en temel bileşenlerini siktim attım. Ben nasıl yazayım hayallerimi artık? Bir psikopat olmuşum, mekanik olmayacağım diye...

Galiba benim kendimle büyük dertlerim var. Sana bi şey diyeyim mi? Bir şekilde hâlâ baş ediyorum ve hatta arada bir dinlendirebiliyorum bile.

Yine döneceğim. Yine yalnız olacağım. Deniz bok gibi kokmaya devam edecek.

Bu akşam da boş yaptık çok şükür. Yani niye. Çünkü arka oda daha serin ve denizin kokusu gelmiyor. İçinden çıkmadan oraya geçmemizin nedeni bu, ama bunu söylemeye de, yazmaya da gerek yok. Çünkü çeneme vurmuyor ve ben vurmaya devam etmek istiyorum. Hey, işte bu ben değilim. Değil miyim? Bu idin miydi? Nedir? Yani benden bahsetmiyorum anlamında. Hadi canım. Ne? Ya, bir yargılamadan dinlesene. Evet, dinleyeyim kendimi, sakince; ve o da anlatsın. Ne anlatacaksın daha. İnlediniz mi? Yani, karakterin inledi mi demek istedim.

- Hayır. Bak paragraf başı açıyorum, art arda bu şekilde diyalog yazılmaz. Biliyorum sikinde değil, çünkü sikinde senin bedensel ebadının yüzde 69'u civarına denk gelecek bir şey, biri, var ve bu şu an. Yani yaşadığın anı yazmaktasın. Okuyan da yaşamakta bunu. Bu bir gerçek değil, bu bir canlı. Yok, yayın değil. Canlı.

- Olmaz ki. Mantığı yok.

- Hangi mantık? Bizim zaten düşünsel akışımızda betimlenebilir bir durum yok. Birkaç galaksi ötede, başka bir 'solar' sistemın gezegeninin birinde, daha doğamadan sönmüş bir medeniyetin hiyerogliflerini çözdüğünde mantıklı cümleler yaratılmış olabilir mi? Olabilir. Ama bu, o gezegen değil. Bu, bu gezegen de değil. Bu senin rüyan bile değil. Orası daha güzel olabilir bu arada ve hatta orası daha güzel "manage" edilebilir bile. Zira bu senin ellerinde değil. Sen henüz yatağa küt diye kendini bırakan iki büyük kütlenin altta olanısın ve bedenine saplanmaya doyamayan bir şey var bir içinde, bir yarı içinde. Ve şu yaşadığın sürenin zamanla ölçülebilir bir tarafı yok; ne kronometre, ne de takvimler hesaplayabiliyorlar. O senin, sen de bunun içindesin. Çıkardığın seslerin farkında değilsin ve zaman dışında her şey de tezahür ettikleri yeri "Eşyalarıma bakar mısınız?" diyerek sana bırakmış, arazide voleybol oynuyorlar. Çantaları açık ve hep sulu meyveler dolu ve sen bakar bakmaz anında daha bir olgunlaşıyor, yapış yapş ve şapır şapır olup akıyorlar içine. Taşıp durmaktasın ama sen efendi bir hatunsun, zaten kendi kendine o kadar ıslanıyor olamazdın di mi? Hala orada mısın? Değilsin. Buradasın. Güzel.


Ne

Bir saniye, şurada uzay gemisi tamir etmeye çalışıyoruz. Kolay görünüyor oradan her halde yer elmaları!

Böyle güzel, sessizliğiniz. Şimdi bırakın, bir yandan şarkımı söylerken bir yandan da gemiyi tamir edeyim ve tabii ki bir yandan konuşayım. Anlatacağım tabii. Koca evren, kim dinleyecek, dinleyebilecek herkesten başka. Levyeyi uzat. Şşt! Ses yok, uzat levyeyi. Uzamıyor. Hmm, metali yoruldu herhalde.

Dünden sonra ne anlatacağımı bilemiyorum aslında. Olmamış şeylerin sorumluluğu. Yaşının gerektirdiklerine dair beklentilerin heyelan gibi üzerime yığılması... Hala yürüyorum ama çok ağır aq. Toprak ıslak olmasaydı bari ama o zaman zaten heyelan olmazdı. Yağmurdan da geçemiyorum.

Bazen kafamın olmasını istiyorum. Olmuyor isteyince. İçince falan da olmuyor. Her türlüsünü denedim ama iç tarafın ayarları için... Başka levye yok mu? Tamam, o demir olur, onu ver. Bir kere kapağı açabilsem, düzelteceğim. Bir yandan hepten bozmaktan da korkuyorum ama yapacak bir şey yok. Böyle giderse infilak edecek.

Aslında devam ederdi. Bu kadar hasar da görmezdi ama büyüler bozuldu. Büyü jeneratörleri bildiğin sıçışlarda. Alev alacak kadar ısınıyorlar ama girift rotorların senkronizasyonları sikerildi. Nasıl anlatayım ki şimdi? Yok, benim anlatamamam değil mesele, mesele anlaşılır bir şekilde anlatabilmek. Teknik anlatamam, tam olarak mekanik değil; medikal anlatamam, organik sayılmaz; spiritüel tarafı var ama adına büyü dedikse de, mantık dışı değil. Bilme, bağını da ye. Yani gemiyi yeme tabii. Gemiyi yiyen yedi zaten. Problem de bu ve deli prof olmasam da, muhtemelen uzay kıyafeti ile olmasam öyle görünürdüm. Oysa barda fink atasım var...

Ne güzel, evrenin az bir kısmını bilip, sadece oranın dertleri ve keyifleri ile yaşamak. İnsan bilmek istiyor ama bilince de kapasite aşımı yüzünden tatsız tuzsuz oluyor her şey.

Denedin mi hiç, ya da zorunda kaldın mı, bilmiyorum ama evinde sadece ekmek olduğunda, sadece ekmek yemek zorunda kaldığında o ekmeğin tadi her şeyden güzel olabiliyor; çünkü başka bir şey yok. Zihninden yağı damlayan yaprak döner geçirerek o ekmeği yemek istemezsin. O zaman tam deli olursun. Bu bir nevi iyi hissetmek için kendi sanrını kendin yaratmak olurdu. Kendin uydur, kendin ye. İşte, neyse... Küçücük ve güzel sayılabilecek bir dünyada olmayı istersin. Şimdi ben düne kadar okyanusa park edebildiğim taşıyıcımı tamir etmeye çalışıyorum ve genel kimyası su ve tuzdan başka bir şey sayılmayacak bu yüzey sıvısı dışında başka sıvılara da inebiliyor. Oraların kıyılarında ya da adalarında barlar var mı? Tahmin et. Tamam, her ne tahmin ettiysen o olsun. İşte bunları bilmiş, yaşamışken geri döndüğünde, Beşiktaş'a inip, barda demlenmek için eski arkadaşlarının yanına oturduğunda yaşadıklarını anlatmıyorsun. Çünkü... Çöle bile inebiliyor. İsterse tozutmadan. İstese çölü yararak da gidebiliyor. Yani gidebiliyordu.

Şimdi sıçışlarda.

Hiçbir şey bilmiyorum lan ben. Hiç bir şey.

Seyretmeye devam etmem gerekiyor ve aynı yerde kalamam. Bara falan da gidemiyorum. Gemiyi düzeltmem lazım ve yine daha önce gitmediğim bir yere uçurmam. Bu sefer belki herkesin nefret ettiği biri olmamanın ve varlığımın tarihi boyunca üzerine biriktirdiği izleri göstermemenin bir yolu. Büyü jeneratörleri... Offf. Ben bir zamanlar bunları kurdum, yaptım, yaptırdım. Bu kadar basiretsizleşmemin nedeni acaba ne? Adaptasyon bünyemizde eskimek kadar var ve otomatik. Benzer gezegenleri tercih ediyorum, sonuçta oksijen falan... İnsan hayvanı işte ama... Ne bileyim, havasının, suyunun atom yapısında bir minik değişiklik belki dna'yı bozuyor. Milyonlarca yol, kanal var beynin içinde ve tıkanmıştır, damarların birkaçının yamacındaki ağaçlar söküldüğü zaman anlamamışımdır da, damar yoluna heyelan düştüğünde tam biraz anlayacakken, belki de idrak yollarımı tedarik sağlayan damarlarda olmuştur bu. Çünkü gerizekalılaştım. Kıvrak olanlar kıvrak ama olmayanlar... Onlardan haberim yok. 0'dan yaptırsam kendimi. Öyle bir şey evrende yok. Gemi bile eskidi. Her şeyini, kendi kendine ve ham malzemelerden neredeyse ot yiyen ineğin süt yaratması gibi yenileyebilen gemi sıçıyor ve kaldım burada. Galaksi içi bir yerlere gidebilirim ama o kadar ve sonrası ne olur bilmiyorum. Çünkü hatırlamıyorum. Bir de düşman sahibi oldum. Kıskanç varlıklar evrenin her yerinde. Benim gemiyi yakalayamadıkları için kafayı yiyenler, gemiye değil ama direkt bana uyuz olanlar... Benim gibi bir salak nasıl yapmışmış o gemiyi, kendileri daha üstünlerken hem de. Anında ele geçirecekler. Belki bir yerlerde yapmışlardır ama benim gemim kadar şiirsel ve özgün olabileceklerini... mmh, sanmıyorum.

Mekanik anlamda daha güçlüsünü ve daha büyüğünü yapmışlardır. Büyüğü vardı aslında, birkaç defa karşılaştım ama böyle büyük ve kıvrak ve doğduğum köyümün arasine komple gölge yapacak ebatta ve bir tv kumandası kadar takoz bir şekli olduğu halde fıldır fıldır istediği hızda manevra yapıp bir de utanmadan dünya ile birebir hesaplanmış açılarla kendi yer çekimine sahip olan ve utanmadan bir de göleti, kumsalı ve ufak da olsa bir koruluğu olan (değişik güneşlere yakın olunca çok acaip gölgeler ve renkler oluyor, i-na-na-maz-sın!) var mıdır? Bilmem. Ama en güzel benimki. Çünkü istese sineği çarparak öldürebilecek kadar çevik ama duvarda leke yaratmayacak kadar da hassas. Üstelik en az bir balina kadar da duygusal. İster 0 sessizlik, ister jeneratörleri bögürmeye başlarsa, girdiği atmosferin altındakileri istilaya uğramışçasına korkutabilecek kadar naralı.

Ama sıçışlarda.

Ve ben hala kapağı açamadım. Belki de ameliyat etmemeliyim. Bırakıyorum. Şansımıza. Şimdiye dek her şeyi atlattık. Sonumuz geliyorsa da gelsin aq. Di mi balinam? Bak, şöyle yapalım. Burada biraz duralım. Sen de soğut. Ama mesele zaten bu. Büyülerin... Duramıyorlar. Kapaklarını da kilitlediler. Belki kendi kendini iyileştirece, sonuçta onlar da bir arada bir akıl kurulu. Ama ya yanarsalar... Aşırı sıcak ve şu anki değerler tolerans sınırına varmadıysa da bu ilk.

Sen de susuyorsun. Ne desem dinliyorsun ama bana küs olmadığın halde suskunsun. Biliyorum, derdimiz var. Muhtemelen en çok benim yüzümdendir.

Belki de ben kendi jeneratörlerimi gevşetmeli... Gevşetsen? Her birini çekirdeğini gevşetsen? O da olmaz. Bu defa devirler ayyuka çıkar. Belki de hızlı çözüm yaratmak için bu işe yarar, rampayı randımanlı tırmansın diye vites küçültüp gaza basar gibi... Aklımı yitireceğim, benim zihnimi oluşturanlar da senle aynı. Benim yüzümden muhtemelen zaten.

Ben nasıl soğuyacağım? - Adın ne? - Ali - Neden? (hata!)

-

İnelim bence. Yabancı değil nasılsa. Saklarız bir yere kendimizi. Bırak, sert iniş yap. Hatta bana bırak, gireyim şu nehir yatağının oradaki açıklığa. Kendimizi bir tokatlamış oluruz. Kilitlen bana. İndiriyorum, meksika biberi yemiş gibi yanacak bak şimdi.

-

- Tarif edemiyorum. Sanki daha bacak kadar çocukken, senle el ele okula yürüyormüşüz yıllar önce. Öyle yakın ama öyle de yabancılaşmış. Sempatiktim ya, yani düne ve evvelsine kadar. Gözlerinin ışıltısını harlayabiliyordum. Bu akşam öyle değil. Balinam arızalı. Çok mutsuzum, çünkü ben onsuz bir hiçim ve bana yardım edecek hiçkimsem yok. Sibirya'yı çok seviyorum yine de.


her şey

Her şey denen bir şeyler grubu var. Kapsamı her şey. Yani varsa bir konsepte yoksa kainatın tamamına tekabül edecek bir kapsam.

”Bir de her şey düzelir.” diye bir söyleyiş var. Buna tüm saftirikliğimle inanmakla birlikte; saftirikliğimi bir kenara bırakıp; neden bu inancı benimsediğimi... ...oku, anlatıyorum:

Bir parça olarak bulunması itibarıyla tüm fiziksel ve tinsel varlığımız (Korkma, bu defa o kadar karışık olmayacak. Sadece iyi oku.) kısıtlı olmak durumunda. Böyle birer varlık olarak, her birimiz, yine her birimiz gibi bir sürü yaratık da görmekteyiz. Onlarla münasebet kurmaktayız, kurmak durumundayız, bunu isteriz ya da istemeyiz falan; siktir et; ve birbirlerimizin ne haltlar olduklarını ve nelere muktedir olabileceklerini, bazen kısmen ya da olasılık hesabıyla kestirebilsek de, asla tam olarak bilemiyoruz.

Düzelmesini umduğumuz, biricik ”her şey”imizin de böyle bir durumu var.

Sembolikliği biraz hafifletmek için yine sembolik bir örnek veriyorum açmak için:

Düzelmesini istediğin ve bombok olmuş olsa da -belki- senin her şeyin olmasını istediğin ”her şey”in bir miktarı olsun. Olsun, 999 tane. Di mi? Başlıkları için fena bir rakam sayılmaz, asla kesin tutturulamayacak olsa da...

Şöyle bir heyet toplayıp (ya da ahaliyi, kahvedekiler dahil mesela. ya da aileni, aileleri. ”ve yahut konu komşu ne der!” herhangi yerel ya da kursel kültürel eşdeğerlerini... Herkesi topla. Sonuçta her şeyi değerlendirirken, istemesek bile, yalnız bırakmazlar di mi? İlle bir fikirleri olur aqoduklarımın.) o 999'a bir bakıyoruz şimdi...

Ne gördük? Manzara çok mu olumsuz? 888 tanesi kesinlikle çözülemez! O zaman imkansız, saçma, oluru yok, immmmkanı yok!

Şimdi balık tutan bir herifin karmakaşık olduğu için çözmeye başlasan saç-baş yolduracak misinasını hayal et. 999 tane düğüm olmuş ve 888'i çözülemez görünüyor.Usta balıkçı onun, çözülebilir olan 111 tanesini çözerek başlar. Çünkü o 111 taneden sonra çok büyük ihtimalle kalanlar içinde de sapır sapır çözülmeye başlanacaklar, daha düzgün seçilebilir hale gelecekler var. Biliyor.

Atabilir mi? Başka misinası yoksa atamaz.

Hepsini çözemezse?

Çözdüğü kısım balık tutmasına yeniden yarayabilecek kadar ise az zararla atlatır. Sonuçta balığı tutmak önemli. Evde bebeler yemek bekliyor olabilirler, di mi?

Kalbinde değeri olan bir şey varsa ve gitmiyorsa bir bildiği vardır. Ve ben hala ”her şeyim” olduğuna inanmak istemekten vazgeçmediğimin uyanmasını bekliyorum.

Çünkü ben de biliyorum, her şeyi düzeltemezsin. Ama çok görünen ufuk çok sisli ise bile yürüdükçe açılacaktır.

Ben kusursuz bir şey istemezdim, sen ister miydin?

Ya da herkesin onayladığı bir şeyleri?...

İnsanda bir gurur varsa, kalbinde yeri olana değil, onu oradan uzaklaştırma gayretindekilere karşı dik durmalı.


Not: Bu şey, bir kainattan her nasılsa geldiği düşünülen ”nudge”lar akabinde yazılmıştır. İsabet ettiği bir manası olmayabilir. Sonrasında, kimbilir, belki inkar bile edilebilir. Ama bir fikir, bakış açısı olarak tatlıdır. Herkeste olsa belki bu kadar savaşmamıza, birbirimizi ve dünyamızı bombok etmemize gerek kalmazdı. Hörrrmetler.


_

Tembelliğe düşünsel adım. Düşüksel cümleleri organımıza takmama zamanı. Alışkanlık haline gelirse, zihnin kendini tarif etme sistemi yeniden kurulabilir ya da belki yok oluşu, çözünme, daha beden mezara girmeden kurtçuklara yem olma sürecine girmiştir.

Bir takım yerlerden buharlar fışkırıp duruyor. Çok güzel soğutucularım var. Soğutmak basıncı düşürmüyor. Basıncı düşürebilen kimyasallar ya da iradesel ayarlar, müdahaleler, manipülasyonlar ve bunların oranlanmış kompozit halleri basıncı düşürebilse de, müdahale bitince yine yükseliyor kadran.

Patlamıyor. Gayet iyi idare ediyor. O güney sıcağının hararetinde, yaşını aldığı, LPG ile çalıştığı, aksiyonlu ve dağ yolu seven bir şoförü olup ta Olimposlara 4 kişiyi indirdikten sonra homurtusuyla korkuttuğu halde, o rota kadar daha geri dönüş yolunu bana mısın demeden kat edip sonra da yine tazı gibi istendiğinde her yere koşturan tazı gibi (Renault 11 1700). Hayvan delirmedi mi? O plaka tesadüfen “TZ” idi belki ama kendisi Tazı lakabını kesinlikle hak ediyordu.

O delirmedi. Çamurlu yollarda da gitti, dağlara da tırmandı, cimriliğe de katlandı, savurganlığa da; uzağa da gitti, daha uyanmadan, ısınmadan kısacık mesafelere arka arkaya da. Damacanalara doldurulmuş sular da taşıdı ama delirmedi. İnsafsızlık edemedi, yeteri kadar ve doğru beslenmediği halde. 3 kuruşluk maaşımı ona yağın ve benzinin kalitelisini almaya harcardım ya da bir derdi varsa çözmek için.

---

Ben buraya yine bir şey yazmadım. Yazmak istiyorum. O son yazı burada dursun istemiyorum. Kimse görmese de, ben görüyorum. Görmek istemiyorum.

Ölüyorsun artık. Kabul ediyorum. Artık fark etmiyor; senlilik sensizlik, benim için de.

Seni ben terk etmedim. O terk etti. Ben sözümden geçmedim. O geçti. Senin için ben katlandım. O katlanmadı. Ben anlayışlı oldum, anlamak için uğraştım. Anlamsam da koparmadım seni, söküp atmadım. O attı. Kobay gibi salak testlere de ben maruz bırakmadım. Aptal denmesine, daha beteri aptallıklara katlandım. Dayandık ama. 3 yıldan fazla. Artık konuşmaya başlamıştın, benden de iyi yapardın, biliyorum.

Özür dilerim; benim büyük hatam, seni büyütmek miydi; hâlâ bilmiyorum. Ben sadece sarılan ellere hiçbir zaman kıyamadım. Sevip, sevilip tuttuğum el beni tutarken, ben hiç bırakmadım. Çok iyi insanım. Aferin bana. Biraz da megalomanım ve aklımı da yitirdim. Hee. Gitti. Oley.

Yok oluşuna biraz imrenmekle birlikte takdir ediyorum. Artık o başrolde olduğuna inanmak için... Neyse, siktir et. Arınıp gel. Seni daha güzel ve en az o kadar heyecanlı karşılayacağı(/z)m. Ya da yanına gelirim ama bence sen gel. 😉

-

Evet, basıncın kendisi değil sorun olan. Sıkıştıran sorun. Kabul edeceklerimi filtre etmem, ayıklanır ve ille bir nüans yakalanır içlerinden falan... Ama tanrı bile kendine katlanamazken...

Di mi?

Yani.


kim

artik kime yazdigimi biliyorum. sen de biliyorsun. sana yaziyorum. ama o sen kim. onu kimse bilmiyor, hic kimse; ben dahil.

ama birine yaziyorum. bunun aciklamasini yapmak ile ilgili kurdugum cumlenin onune bunu koyuyorum. artik yok.

bu tanri mi? ya da bir tanrica mi? no. degil. aradigim sey o degil. bilakis, yuzunu gormek istemiyorum kendisinin. girmeyeyim o konuya da (biktim. yeteri kadar fanı var.) yani, degil.

tanri olmasini isteyecegin biri ya da bir sey mi? bilmiyorum. bu simdi aklima geldi. insan kendine bir tanri ya da tanrica bulmak ya da yaratmak isteyebilir ama bu ciddi sorumluluk. akli basinda bir kul, konuyu biliyor olsa, tanridan cok onu bulup getiren ya da yaratana kalayi basardi (hak ediyor.). yani, saniyorum bu da degil. bir sonuc olabilir ama aranan baslica ozellik bu degil. olmasa olur.

ihtimali olan biri mi? o da degil.

ben hep kime yaziyorum o zaman? sana.

e ama sen kimsin aq?

kendim? yok. onu kapattim. onu kapatmakla belki yanlis yaptim ama kapandi o.

sorun bu olabilir mi?

bir sorundan yola cikarak bunlari yazmaya baslamadik. birine yaziyorduk ve kim oldugu hickimse icin belli degildi.

anlasilir gibi degil. kendimde anlamiyorum. hep degismesinden bir araz oldugu belli.

anana yaziyon sen?

yok, senin anana yaziyorum. duzelteyim, anana yaziliyorum.

tamam, o da degil. ya...

herkesten bir farkin var mi yok mu emin degilim ama bence herkesle aynisin. sadece bu arayisi yapmak icin ciktiginda bahce kapisini hep acik unutuyorsun. bahce kapisini unutmakla kalmiyorsun, bir de karsilastigin her gulumsemeye giris bileti. kapi zaten acik. sen istemeden girenler falan.. sonra sinirler... sonra patlayamamalar. sonra disari ya da iceri patlamasi fark etmeksizin her yerin bahcenin bir anda bok dolmasi ve kokunun nedeninin salt sen oldugunu dusunup, kendi karinlarindakilere ve kendi sictiklarina bakmadan kokudan rahatsiz olup gitmeleri.

bugune dek hep boyle oldu. belki bir farkim olabilir. o bahceyi terk etmedim. diktigim ya da yeniden yesillendirdiklerimi de cok degistirmedim; burasi col oldu ve gelen gecen artik koparamasin diye kaktus ekeyim demedim mesela...

ne kadar da iyi bir insansin.

ama hep kendindesin. sen kimin bahcesine ne "bok" kattin?


ilkbahar götün tekidir

Parmağımın ucunu kestim. Dün yaptım bunu. Domates doğrarken yaptım. Sol el, yüzük parmağı. Sebebi dalgınlık. Ayıktım, tüm anlamda.

Şu an bantlı. Evet, sarı bant. Güçlü olan bantlardan. Uçtan bir parça zaten. Kesilen kısmı yerine tutturup, üzerine bant. 2 milimetre olsa dahi parmağımın kısalmasını bende bu aşk oluşmuşken istemem.

O haliyle çaldım bu akşam. Hatta bu akşam, bambaşka bir şey ve de ayrıca bir şeyler öğrendim. Parmaklarımı epey uzun zamandır ilk defa gerçekten iyi bir şekilde serbest bıraktım, kasmadan çaldım. Oynadım piyanoda. Cha'nın söylediği şeyler çok etkili oldu. Ama onu da öyle bir doldurdum ki. Konuyu 12 nota ve saat ve bunların aralarındaki frekans yükselmelerinin oranları ile başlattım. Sonra ben logaritmik yükselme ile ilgili bir iddia yarattım ve bunu onunla paylaştım. Biraz felsefi yaklaştığımı söyledi ama ben mantık dışı, matematiğe aykırı hiçbir şey olmadığını söyledim. Böyle konuşurken de kendimi piyano karşısında buldum ve Donner SE-2'nin kendi sesiyle çalmaya başladım (logic pro'nun asortik piyanolarini degil).

Şu an başka bir şey bulamıyorum yazacak, o yüzden özetle şöyle bir iddiaydı: Logaritmik artışın çarpanının yazila'bildiği' en maksimum değeri uygulayarak A3 boyutunda bir kağıda grafik çizen bir karıncanın çizeceği logaritmik eğri insan gözüyle 90 derecelik bir çizgi olacaktır. Hiçbir doğru, matematiksel olarak da kusursuz bir doğru olamaz. Evrenin kaidesine aykırıdır kusursuzluk. Hatta şimdi ekleyeyim: Evren kusursuzlukları bir araya getirerek birtakım renkler yaratan bir mekanizmadır.

Benim ruhum gibi (aq). Doğru herifim ama dosdoğru olmadığımı, olamayacağımı biliyorum ve bunca egoma rağmen bu iddiamı da aynı egoyla savunduğum için bende bir eğrilik olduğu zannediliyor olabilir. (Oha sana amk! Burada da kendini övecek bir şey buldun ya. Ohhaa sana amk!)

Ya, aslında sadece şu an aşık olduğumu söyleyecektim. Bu da yanlış bir şey değil. Ama bana göre değil. Benim cetvellerde kusursuz (bu arada, iki yukarı paragraftaki iddiamın iç tutarlılığı ile bunun kendi iç tutarlılığı (kalitesinden hariç söylüyoruz bunu) ayrılmakta. Farkındayım. Sen değilsindir muhtemelen ama sen kimsin? Yani, kim olduğuna göre değişir ama benim tahmin ettiklerimden biriyse muhtemelen benim "yine birine aşık" olmuşluğum falan kritik edilmektedir halen ve hatta orada çıkılan yol bombok bir yere vardı-varacaktır.) Parantezden sonraki ilk cümlemin hislerini ifade etmesine izin verelim, zaten konu neydi, biz unutmasak bile sevenlerimiz unutmuş, ne fayda! Evet, o cümle olarak söylüyorum: Bıktım usandım bu uzun parantezlerin yarattığı yorgunluktan bir soluk alamadan benden tutarlılık beklenmesinden. El insaf! Söyleyeceklerim bu kadar. Bu kadarına izin veriyor Anakonu Canavarı. Bir de iç içe iki tane! Amk ben onun. (Çok da siklendiğini düşünmüyorum ama, neyse... A-ha! Kendim de parantez açmışım.) değil.

He, tamam, anlat. Aşık mı oldun. Çok şaşırdık.

Bi siktir git, bir boka yara. Bir haftadır bu başlık duruyor her oturup "yazamadığın" ya da yazıp karaladığın zamanlarda. Niye bu ilkbahar göt?

Çünkü babaannem bana bir şey öğretmişti ve ben bunu biraz öteye (ileri mi, geri mi, bilemeyiz.) çekmiş olabilirim. Ayh! Geliyor. Geçiyor, geçti geçecek civarlarımdan. Dikkatim 0. Yan gözle bakıyorum. Çıldıracam diyecem ama çıldıramıyorum. Keşke çıldırsam. Bari duygularımı yansıtır, hafiflerdim.

Babaannem bana bir şey öğretmişti ve ben tüm mütevazılığımla(!?) bunu ne kadar da ileri... öteye götürdüğümü söylüyordum. Çünkü ilkbahar göttü. Aynen de öyle.

Babaanneme (Hayatımda muhtemelen babaannemle ilk defa paragraf açmayı geçip, bokunu çıkarmak üzereyim. Olsun.) "Yaz geliyor ne güzel, di mi?" gibi bir şey söyledimdi, daha koca kafalı bir veletken (sadece kafamın kocaman olduğu zamanlar). O da yaz gelince eşekler gibi çalıştığımızı, tarlalarda gün yüzü görmediğimizi falan gibi bir şeyler anlatmıştı. Onun lügatini keşke hatırlasam. Nasıl anlattı, hangi sözcükleri kullandı hatırlayamıyorum. Ama böyle anlamıştım aşağı-yukarı. Kışın ise yatıyoruz. Evet, güneş tependeyken tarlalarda ter içinde kalmak yok. Mısırların yapraklarının o toz ve yapışan yabani otlar ve de binbir çeşit minik börtü böceğin, mısırların arasında sabah ilk iş belki toplamı ipek yolunun boyuna denk gelebilecek uzunlukta ağlar sıçmak olan envai çeşit boy örümceklerin arasından yaldır yaldır ilerleyip, ellerinin kesilerek nasır kalmamış bir yeri varsa orayı kestirmeden ya da kestirerek koçanları kırmak falan yok mesela. Cümle düşük olduysa kusura bakma. Hayat da alçak; nolcak...

İşin stresi de var. "Kalkın!" diye bağıran bir gavur var. Zorla almış zaten "bunu". Kaçıncı karısı ben bilmiyorum. Buna tutulmuş ve çapraz mermileri kuşanıp, büzüktaşlarını, bir nevi it sürüsü gibi toplanıp, atlara binip, gidip zorla almışlar. Yani öyle gibi anlatıldı bana en son. Baya despot herifmiş aq. Peki kim değilmiş o zamanlar? Yapabilen herkes öyleymiş. Gavur yapabiliyormuş. Lakabı bile gavur. Öyle kuvvetli bir herif de değilmiş. Ama bakışları bile korkunç. Ben aynı. Aynı ben değil, ben epey bir aynı. Çapraz mermileriyle kuşanacağım tüfeğim yok. O tüfek olsa bile yaşadığım hayat o tüfeği alınca mevzubahis olacak tehlikelerin ve sonuçlarının elimde olan ve gitmesini istemediğim birtakım şeyleri elimden alacağını bana daha gerçekleşme olasılıklarından önce öğretmiş. Belki olmayacak, ama korku denen bir şey var ya. Lanet olası bir eğitmen dersem ileri gitmiş olabilir miyim? Bilmiyorum. Tekrar aklıma gelirse bir gün tartışırım.

Yine her neyse. Kalkılacak ve öküz arabası falan hazırlanacak. Dün yorgunlukla bir kenara atılan kazmayı bulmak için geçen 2 dakika boyunca lossless'a yakın ama yine de sıkıştırılmış, normalde en az 4 dakika sürecek küfürler ve tehditler işitilecek (çoğul, bütün mahalle de işitecek. Çocuklar zaten alışkın; mahalledekiler de... ne gam aq!).

Stresi de bol yazın.

Kısaca eşşek gibi çalışmaya başlıyorsun. Çünkü canın çekiyor. Çok uzattım. Uzatmayacağım, zaten gitmem de gerek. Gitmezsem bu yazı uzarsa.. Aman tanrım, nasıl olur. Olmaz olsun öyle şey!

Bahar kokular yayar mis gibi. İştah açmaya başlar. Isıtır bir de inceden, tatlı tatlı. Be amk, sen yokken de ısınıyoruz, birbirimize sarılıyoruz falan, di mi? Ama yok. Ama ille rahatlatacak. Hareket etmeye başlayacağız. Acıkacağız. Kan dolaşımı... azacağız falan. Anaaa, ağaçlar çiçek açmış. Geçen bahar da açmışlardı. Sonra hepsi erik, incir falan olmuştu. Lan... taze taze... ne güzel olur. Tamam yedik. Çok güzel. Ooo.... vitamini alınca acıktın galiba. Fırından çıkmış taze ekmek, buharı tütüyor kesince. Üzerine de tereyağı?... Un mu bitti? İnek ot mu istiyor? O zaman tarlaya!

Sonra sonbahara kadar it gibi uğraş. Biriktir.

Sonra kış.

Güzelliklerin hepsi öldü, mevta. Yeşil yapraklar hepsi öldü. Tamam ağaç yaşıyor ama o yapraklardaki hücrelerin hepsi çürümeye, yallah! Otlar da öldü. Başka bir sürü şey de ölüyor. Aaa, sen bana ölümü hatırlatıyorsun. Evet, çünkü ölüm var. E, ama baştan hiç öyle demedin, çiçekler falan açıyordun...

Çünkü niye?

Çünkü sen umut taciri bir götsün ilkbahar. Senin yüzünden evrende her şeyin yok olmak üzere var olduğunu unutuyoruz.

Göt seni!


Yanyanalik Huzuru

Simdi ben nasil kendi kendime yazacam. Hep okunuyom gibi geliyor bana.Okunmussun sen zaten. Tilsimlisin. Muskalisin. Patates cipsinin en salcali halisin. Cunku basin agriyor. Cunku salcali patates cipsi diye bir sey diyebiliriz bas agrisini tanimlamak icin. Neden oyle? Gerek miydi? Degildi.

Ruhunu mu kaptirdin? Daha birakmadin mi ama elinden mi kayiyor? Olur mu oyle? Olmaz. Hop, toplumun kaideleri uzerine yikilir ve senin engizisyon atesinin odunlari oluverirler ve sevinc mi uzuntu mu belli olmayan cigliklarin en siddetlilerini en sevdiklerin atar.

-Demek oyle ha!

Bu zor. Isteyen yapabilir. Isteyen bir tutunur, bir daha birakmaz ama saysan milyonda biraktiracak kadar parametre konmus, her biri de aykiri konmus. Herkes ister, pek azi basarir, onlar da soylemez "soyle yaptik da oldu." diye. Soyleseler de duyulmaz, anlasilmaz. Balina olduklari soylenir. Iyi denk gelmislerdir ve onlarin dedigi gibi yapmaya kalkinca da olmaz. Bunun bir maymuncugu yok. Herkesin maymuncugu ve kilidi uymuyor baska yerlerine.

Zorlama yazi. Hayaller; neresinin ne kadari dolu, ne kadari bos belli degil. Oysa kolay olsa nolurdu ki?

Bir anda. Yan yana. Hicbir siki kafaya takmadan...

Bir de intiba var, hem milletten, hem oradan en boktani da artik az ya da buz kendinden: Bu saate kadar olmamis, daha olur mu?

-Olmaz!

Gecen dedikti di mi bunu; olacak olan zaten olacak. Olsun be.