Aslında ne kadar çok dikkat edilmemiş sözcük varmış zihnimde. Ya, bir kere doğru gir şu konuya!
Bence, bu gece, ben sinirimi senden çıkarayım. Sinirli miyim? Epey bir zamandır, her zaman.
Sinirimizi kapıdan girmeden önce çıkarsak, olmaz mı? Olmaz. Çünkü o yarrak gibi bir şey, olmasa kafan çok rahat edecek ama atabileceğin ya da bir kenara bırakabileceğin bir şey değil. O bedenin tam ortasında ama her yere bağlı, sinirlerim de bütün bünyemi sarmış. "Kendimi skicem!" boşuna söylenmiş bir söz değil. "Çünkü bunlara maruz kalacaktı idi isem bu hayatta, ben neden bu yöne seyrettim. Şayet buna mecbur idiysem de, kendi beceriksizliğimden ise de; skiyim ben bu bünyeyi!" gibi manalar çıkarılabilir.
Ay bittim. Evet. Ay. Ay o ne güzellik. Hangi dindensin güzelim, ben de müridi olup, dırekt tanrısından seni isteyeceğim; ananı babanla, prosedürle, protokolle, gelenekle, götenekle kaybedecek vaktim yok.
Kılıf. Ve teşekkür etti bana.
Bir zamanlar bir maymun varmış. Çünkü maymunları hiç sevmediğim için kendimce objektif olmaya çalışıyormuşum. Güya çıkacakmışım kendimden. Başkası olacakmışım. Başka birilerinin, başka bir şeylerin ve başka bir yerlerin "başka" hikayelerini anlatacakmışım. Ben burada çaktırmadanlığı iplemezmişlikle çaktırmayarak gündemden, olduğum zaman ve mekandan kaçıyorum.
Bazen hangisinin daha boktan olduğunun tartışılabileceğini düşündüğüm o yaratık ve insan arasında bir seçim yapmak durumunda mıyım? Değilim. Buna da bir paragraf ayırdım mı? Tamam. Gömebiliriz.
Hep konuşan herif, hayallerini dile getiremeyecek kadar konuşan herife döndü. Bu benim. Bu sub değil, objektif.
Bunu da başardım ve kendimi özgürleştirmek yerine daha beter izole ettim. Kodes gibi bir şey aslında. Hayvanlık.
Ne o?
Düşünceleri sözcüklerden, harflerden ayırmak.
Okumayı biraz erken öğrendim ben. Manyak olacak kadar erken değil. Yani, düşünüyorum, aslında erken de değil, zamanında. Ama hızlı öğrendim ve çok hızlandım. Harfleri ve sözcükleri okurken çenemin hızının bir yere kadar yetebileceğini biliyordum (ohoo, sen ne zaman senden gayrı konu ve hikayelerle geleceksin? Başladın yine kendine...) (bura benim yerim.) (o zaman boş yapamayacan.) (yaparım.). Artık yetmiyordu da. Rakamları hatırlayamam (bir 217 vardı sanki ama...) ama sesli okuma yarışlarında önde giderken, sessiz okurken kaç kelime okuyabildiğimi de sayıyordum ve 2 katına yakın falan oluyordu galiba. Kurdaaale yakamda. Ben utanıyor, çıkarıyor. Örtmen görüyor "aaa Murat, nerede kurdelen. Dur takalım yerine.) Sanki diğerlerinin sikinde. Hepsi benden daha iyi top oynuyor ve ben bir 'ileri' zeka örneği olarak alt sınıflarla trencilik oynayıp, okulun bahçesindeki tepeciklere treni tırmandırıyorum. Geleceğimin provası aq: Ben lokomotifim, alt sınıflar da vagonlar, gezdiriyorum onları. Sonra kimse kalmıyor, okul çıkışı benim anlayabildiğim hiçbir neden yokken 2 kişi tarafından yumruklanıyorum, direnmeye çalışıyorum ve ama dayağı yemiş oluyorum ve kimseye de söyleyemiyorum gururuma yedirip o zamanlar. Ama sınıf birincisiyim. Vay be. Aşık olduğum kız da sınıf birincisi. Ortaklaşa oluyoruz, çünkü eşit puanlarımız. Tanrım, ben bu detaylara daha fazla girmek istemiyorum şu an ve başka bir şey anlatacaktım ben. Evet, hızlı okuyorum, çok hızlı. Köyde, kasabada benden hızlı okuyan yok. Hızımı alamadım ve okuyarak varmam gereken yeri geçtim sanırım, zira, yapayalnız ve beş parasızım. Ahah.
Neyse (v2). Okumayı öğrenirken, hayat enteresan tabii, harfleri hayal ediyorsun, sözcükleri, zihninde beliriyorlar. Kendimi suçlu hissedeceğim az kaldı. Çünkü, bunu yapmadan yaşamını sürdürenler varsa, düşünce denen şey bulaşıcı olduğu için... "Hoş geldin akılsal işkenceye!"
Evet, fark ettim ki, konuşmayı öğrendiğimde zihnimde harfler ve sözcükler yok iken, okumayı öğrendikten sonra zihnimden bu sözcükler daktiloyla yazılıyor gibi bir biçimde olmasa da akıyor.
Bu iyi mi?
Hop! Bir dakika. Oyuncak at arabalarına ot doldururken, otların ve atların ve arabaların nasıl yazıldığını düşünmüyor, onları olduğu gibi, ya da zihnimde, zihnimle ortak, istedikleri gibi tasvir ediyordum ve hatta belki etmiyordum. Onlar nöronların falan işi ve bulaşmış değildim. Nasıl yürüdüğümü düşünmek zorunda değilsin. Düşünürsen bir yandan konuşamazsın. Arkaplan işlemleri olmak durumunda öğrendikten sonra birçok şey. Yoksa insanın bilinci, tıpkı gözlerinin çok az bir alana odaklanabilmesi gibi, gayet "single task" çalışıyor. Kadınlarda durum farklı deniyor ama sanmıyorum. JavaScript'te olduğu gibi, task'ler sıraya daha itinalı ve işlevsel ve "optimised" giriyorlardır. Ben teyzelerimle büyüdüm de... Hakkı Bulut, Ferdi Tayfur falan da dinlerdim onların "bakıyor" olduklarını düşündükleri için dertlendikleri zamanlarda. Özetle, 'bilinç' bu gibi yönleriyle boktan ve zayıf bir şey. (Belki de sadece sen ve senin gibi sadece 'single task' kapasiteliler böyle düşünüyordur. Kim bilir?)
"Harflersiz düşünemiyorum!"
Dammit! Ne olacak? Nasıl olacak. Bu, benim zihnimde bir yer etti. Bir ara epey kafayı taktım buna. Son zamanlar yaşattığım zorlukların da katkısıyla bir kaçışmaya başladılar ki... Bu hale geldi: Hayallerimi dile getiremez oldum.
Nasıl siktiğimi anlatacağım mesela. Anlatamıyorum. Lan, bu erkeklik gibi bir şey. Yani, "erkek dediğin az konuşur" diyorlar ya. Onun gibi bir şey aslında. Düşünceler fink atıyor, hayaller... Hatta senaryolar fink atıyorlar. Ama detayları belirtecek, insan içine çıkaracak, başka yaratıkların da hayal etmesini sağlayacak sistemin sunucularına köydeki cıngan baltasıyla girmişim. Şimdi ne yapacam?
Yazmak istiyordum ben... Bu bir organizasyon ise, bu organizasyonun en temel bileşenlerini siktim attım. Ben nasıl yazayım hayallerimi artık? Bir psikopat olmuşum, mekanik olmayacağım diye...
Galiba benim kendimle büyük dertlerim var. Sana bi şey diyeyim mi? Bir şekilde hâlâ baş ediyorum ve hatta arada bir dinlendirebiliyorum bile.
Yine döneceğim. Yine yalnız olacağım. Deniz bok gibi kokmaya devam edecek.
Bu akşam da boş yaptık çok şükür. Yani niye. Çünkü arka oda daha serin ve denizin kokusu gelmiyor. İçinden çıkmadan oraya geçmemizin nedeni bu, ama bunu söylemeye de, yazmaya da gerek yok. Çünkü çeneme vurmuyor ve ben vurmaya devam etmek istiyorum. Hey, işte bu ben değilim. Değil miyim? Bu idin miydi? Nedir? Yani benden bahsetmiyorum anlamında. Hadi canım. Ne? Ya, bir yargılamadan dinlesene. Evet, dinleyeyim kendimi, sakince; ve o da anlatsın. Ne anlatacaksın daha. İnlediniz mi? Yani, karakterin inledi mi demek istedim.
- Hayır. Bak paragraf başı açıyorum, art arda bu şekilde diyalog yazılmaz. Biliyorum sikinde değil, çünkü sikinde senin bedensel ebadının yüzde 69'u civarına denk gelecek bir şey, biri, var ve bu şu an. Yani yaşadığın anı yazmaktasın. Okuyan da yaşamakta bunu. Bu bir gerçek değil, bu bir canlı. Yok, yayın değil. Canlı.
- Olmaz ki. Mantığı yok.
- Hangi mantık? Bizim zaten düşünsel akışımızda betimlenebilir bir durum yok. Birkaç galaksi ötede, başka bir 'solar' sistemın gezegeninin birinde, daha doğamadan sönmüş bir medeniyetin hiyerogliflerini çözdüğünde mantıklı cümleler yaratılmış olabilir mi? Olabilir. Ama bu, o gezegen değil. Bu, bu gezegen de değil. Bu senin rüyan bile değil. Orası daha güzel olabilir bu arada ve hatta orası daha güzel "manage" edilebilir bile. Zira bu senin ellerinde değil. Sen henüz yatağa küt diye kendini bırakan iki büyük kütlenin altta olanısın ve bedenine saplanmaya doyamayan bir şey var bir içinde, bir yarı içinde. Ve şu yaşadığın sürenin zamanla ölçülebilir bir tarafı yok; ne kronometre, ne de takvimler hesaplayabiliyorlar. O senin, sen de bunun içindesin. Çıkardığın seslerin farkında değilsin ve zaman dışında her şey de tezahür ettikleri yeri "Eşyalarıma bakar mısınız?" diyerek sana bırakmış, arazide voleybol oynuyorlar. Çantaları açık ve hep sulu meyveler dolu ve sen bakar bakmaz anında daha bir olgunlaşıyor, yapış yapş ve şapır şapır olup akıyorlar içine. Taşıp durmaktasın ama sen efendi bir hatunsun, zaten kendi kendine o kadar ıslanıyor olamazdın di mi? Hala orada mısın? Değilsin. Buradasın. Güzel.